Her Birey ve Komite İdeolojik Zaaflarından Arınarak Çelikleşir

Beşinci Bölüm

Beşinci Bölüm

‘’Bugünkü büyük mücadelede, Çin Komünist Partisi bütün yönetim organlarından, bütün üyelerinden ve kadrolarından inisiyatiflerini tam olarak kullanmalarını talep etmektedir; zaferi ancak bu sağlayabilir. Bu inisiyatif, yönetim organlarının, kadroların ve partinin sıradan üyelerinin yaratıcı bir şekilde çalışma yeteneklerinde, sorumluluk yüklenmek istemelerinde, çalışmalarında gösterdikleri coşkunlukta, soru yönetmedeki, düşüncelerini belirtmedeki ve hataları eleştirmelerindeki cesaret ve yetenekte ve yönetim organları ile yönetici kadrolar üzerinde kurulan yoldaşça denetimde somut olarak ortaya konmalıdır.’’ (Mao cilt 2)

Eleştiri-Özeleştirinin Partiyi Geliştirmenin Bir Silahı Olduğunu Kavrayalım!

Eleştiri-özeleştiri silahını günah çıkarma ya da başkalarını yıpratmanın bir aracı değil, partiyi daha ileri hedeflere götürmenin bir aracı olarak ele almalıyız. Eleştiri-özeleştiri başta partiyi olumsuzluklardan arındırma, sürekli doğru bir rotada tutmak amacıyla yapılmalı, partinin çelikleşmesine, kitlelerle kaynaşmasına ve devrim mücadelesinde önüne çıkan engelleri temizlemesine hizmet etmelidir. Lenin yoldaşın dediği gibi: “Bir siyasi partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini yerine gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için en önemli ve en güvenilir kıstaslardan biridir.” (Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, s.56, Lenin) Bu belirlemeyi kendimizde uygulamalıyız. Kişide devrimcilikte ciddiyse kendi hatalarına karşı açık olmalıdır.

Eleştiri-özeleştiri silahını kişiyi geliştiren, sağlamlaştıran bir yöntem olarak göremeyen biri, hatalarından arınamaz. Eleştiri-özeleştiri partinin içindeki bireylerin hatalarından arınmasının esas yollarından biridir. Birçok yoldaşımız eleştiri-özeleştiri silahını yanlış ele almaktadır. Bazıları bu silahı yoldaşlarını yıpratmanın, ya da yoldaşlarını “mahvetme”nin bir aracı olarak görüp kendi hatalarını gizleme yolu güderken, bazıları ise günah çıkarmanın bir aracı olarak ele almaktadır.

Birincisi sekter ve yapıcı olmaktan uzakken, ikincisi kendini düzeltme yerine hatalarını kabul ederek kendini sözde kurtarma yolunu seçmektedir. Yoldaşlarımızın hatalarına karşı yapıcı ve eğitici olmalıyız. Eleştiri-özeleştiri yöntemini insanları tedavi etme ve hatalarından arındırmanın aracı olarak kullanıp kazanıcı olmalıyız. Yıkmak, yoldaşlarını yıpratmak ve kaybetmek kolaydır. Ama yoldaşları hatalarından arındırmak, kazanmak ve yapıcı olmak ise zordur. Devrimciler ikinci yolu seçerler. Yıkıcı değil yapıcı olurlar, kaybedici değil kazanıcı olurlar, olmak zorundadırlar.

Kötülükler gizlenerek bir yere varılamaz. Gizlenen bir hata bir başka hatayı doğurur ve kişiyi süreç içinde düzelemez bir noktaya getirir. Bu nedenle partiden ve yoldaşlarımızdan hiçbir hatamızı gizlememeliyiz. Yoldaşlarımızın haklı eleştirilerini kabul ederken, hata yaptığımızı anladığımız zaman da onu partiye ve yoldaşlarımıza açıp düzeltme yöntemini seçmeliyiz. Hatalarımızı sadece yoldaşlara ve partiye açmakla yetinmeyip, eğer kitleler içinde hata işlemişsek çekinmeden hatamızı kitlelerin önünde açmalıyız. Bu yöntem insanı küçültmez, tersine yüceltir.

Hataların ortaya konması, nedenlerin ve kaynağının belirlenmesi, aynı zamanda olumsuzluklardan ders çıkarıp olumlu adım atmanın bir yoludur. Bazı yoldaşlarımız hatalarını kabul etmeyi “onur kırıcı” olarak görmekte ve kendisini eleştirenlere sekter davranmaktadır. Bu tür tavırlar küçük burjuva kibirliliği ve devrimci olmayan bir tutumdur. İnsanı geliştirmenin, hatalarından arındırmanın biricik yolu kişinin kendini kitlelerin denetimine sokmasıdır. Kitlelere, yoldaşlara, taraftarlara yukarıdan bakmak yerine onların ayakları altında ezilmeye mahkumdurlar. Bakın Mao Zedung yoldaş ne diyor:

“Eğer kusurlarımız varsa bunların ortaya konulmasından ve eleştirilmesinden korkmayız, çünkü biz halka hizmet ediyoruz. Kim olursa olsun herkes kusurlarımızı ortaya koyabilir, eğer haklıysa bunları düzeltebiliriz. Önerdiği şey halkın yararına olacaksa ona uygun hareket ederiz…” “Eğer halkın çıkarları uğruna doğru olanı yapmakta sebat edip ve yanlış olanı düzeltirsek saflarımız kesinlikle gelişir.” (SE.3, s.184, MAO)

MLM olmak dürüst olmak, kendimizi kitlelerin denetimine sokmak demektir. Bazı yoldaşlarımız hatalara karşı çıkma adı altında, hata yapan yoldaşlara karşı sekter davranıyorlar. Bizler elbette burjuvaziye karşı amansız olmalıdır. Ama kendi yoldaşlarımıza, burjuvaziye uyguladığımız yöntemi uygulamayız. Bizim yöntemimiz birlik-eleştiri-birliktir.

Proletaryanın en amansız ve en eğitici silahı ciddi ve militan bir bilimsel tutumdur. KP, halkı yıldırarak değil, Marksizm’in, Leninizm’in gerçeğini olgularda arayarak bilimsel yaşar. Gösteriş yaparak şöhret ve mevki elde etme düşüncesinin daha da aşağılık bir şey olduğunu söylemeye gerek yok” (SE.3, s.65, Mao) Evet, eleştiri-özeleştiri silahını yoldaşlarımızı yıpratma ve kendimizi üstün gösterme amacıyla değil, proletaryanın, halkın ve devrimin çıkarlarını öne çıkararak yoldaşlarımızı devrime kazanmak ve onları gerçekten hatalarından arındırmak için eleştiri yürütmeli ve kendi hatalarımıza da bu açıdan yaklaşmalıyız.

Hatalarımızdan arınmanın yolu olarak “Siyasi Çalışma Bütün Çalışmaların Can damarıdır!” esprisini devrimci yaşamımızın bir parçası haline getirelim. Pratiğin teorikleştirilmesi, teorinin pratikleştirilmesi olguların en detaylı şekilde incelenmesi ve araştırılması ile ortaya çıkar. Bu da parti içinde canlı siyasi bir ortamın yaratılmasıyla, insanları yüzeysellikten kurtarıp yaşamın gerçekleri ile karşı karşıya bırakmakla sağlanır. İnceleme tarzımızda olsun, çalışma tarzımızda olsun ve hatta düşünme, yani olguların önüne inme tarzımızda olsun önemli eksikliklerimizin olduğunu söylüyoruz. KP’nin tarihinde gerilemelerin olması o denli önemli değil. Önemli olan bu gerilemelerin nedenlerinin ortaya çıkarılıp, bir ders ve deneyim haline getirilerek, işlenen hataların aşılmasını sağlamak ve bu hatalardan çıkardığımız dersleri gelişmemize ışık tutacak hale getirmektir.

Hatalar neden işlenir?

Hatalar MLM’yi kavramamaktan, onu bir eylem kılavuzu olarak almamaktan, kendi gerçekliğimizi mücadele ettiğimiz zeminin ya da mücadele ettiğimiz toplumsal gerçekliğin çelişkilerini yeterince ortaya çıkaramayıp yüzeyselliğe düşmemizden ve bunların sonucu olarak MLM bilimi olgulara uygulama yerine, anti-MLM anlayışları uygulamaya çalışmamızdan kaynaklanmaktadır.

Marksizm-Leninizm-Maoizmin bir eylem kılavuzu olduğunu sözde kabul eder, bu genel doğruyu her tartışmamızda sık sık yineleriz. Ama sözde tekrarlamakla özde onu uygulamak ve sosyal pratiğimizin her alanında geçerli hale getirmek farklı şeylerdir. İkincisini sıkça yaptığımız söylenebilir mi? Hayır! Oysa bu ilkeyi sosyal pratiğimizle iç içe sokmamız gerekli.

Ancak böyle bir yöntem izlersek öznelciliğe düşmeyiz. Dogmatizme, bürokratizme düşmeyiz. Diğer anti-MLM zaaflarımızı kısa zamanda yeneriz. Ya da hatalarımız karşısında suspus olmaz, onların üzerine gideriz. Bilim hata kabul etmez. Doğa ve toplumsal olaylar bilimin yardımıyla çözülür. Çünkü bilim onların kendisidir. Onların çelişkilerinin bilinmesi ve çözümüdür. Diyalektik materyalizm de budur. Bunun tersi bir yaklaşım metafiziktir.

Gerçeği olgularda aramama metafizik bir düşünme yöntemidir. Proletarya partisi ve onun taraftarları gerçeği olgularda arar ve sınıf mücadelesinin ivmesini arttırırlar. Gerçeği olgularda aramayan anti-bilimsel yaklaşımlar bütün sorunlara akla kara ikilemi içinde yaklaşırlar. Oysa toplumsal görüngüler, fenomenler ne tek başına ak, ne de tek başına karadır. Akın içinde kara, karanın içinde ak ve bu renklerin dışında başka tonlar da bulunur. Ne var ki yoldaşlarımızın bazıları diyalektiğin temel yasası olan zıtların birliğinden hareket yerine, zıtların bir arada bulunamayacağından hareket ederek sınıf mücadelesine yaklaşımlarında önemli eksiklikler taşıyorlar.

Zıtların birliği zıtların birbiriyle mücadelesini de içerir. İki temel zıt birliği olsa da bunların içinde tali olanları da mevcuttur. Burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelede görüldüğü gibi küçük burjuvazi, milli burjuvazi vb. katmanlar da söz konusudur. Bunlar ak ile kara arasındaki tonlardır. Bunlar görülmezse yanlışa düşülmekten kaçınılmaz. Kısacası, gerçeği sosyal pratiğin içinden çıkarma anlayışını kendimize ilke edinmeli ve diyalektik materyalizmi her adım atışımızda uygulamalıyız. Sınıf mücadelesi hata kabul etmez. Yapılan hata başımıza kötü şeyleri getirir. Ama bizde neredeyse hata yapmak sosyal pratiğin olmazsa olmaz kuralı haline getirilmek isteniyor ya da böyle algılanıyor. Mücadele eden hata da eder. Ama hatalar kanıksanır hale getirilmemeli, hataların zemini kurutulmalıdır.

Özellikle yönetici organlarda yer alan yoldaşlarımız az hata yapmalı ve eleştirildiklerinde kendilerini düzeltmelidirler. Aynı hatayı işlememek için o hatanın kaynaklandığı köklerin irdelenmesi ve bilince çıkarılması gerekir. Birçok yoldaşımızın bunu yaptığı söylenemez. “Hata oldu” denerek sorun geçiştirilir. Bir yönetici organ ya da organlarda yer alanlar sorunlara bu denli basit yaklaşım gösteremez, göstermemelidir. Onlar MLM bilimin uygulayıcısıdırlar. Yönetici organlar sorunlara böylesine yüzeysel yaklaşırsa alta doğru gidildiğinde metafizik yaklaşım ve düşün yöntemleri partiyi çürütür, yozlaştırır, niteliğini değiştirir.

Sınıf mücadelesi yaşamın çok boyutlu bir gerçeğidir. Tek düzeliği, yüzeyselliği, basitliği, olguları dıştalamayı, bilimsel olmamayı kabul etmez. Sınıf mücadelesi sorunları derinlemesine irdelemeyi dayatır. Çünkü sınıf mücadelesi durağan değil, canlıdır. Sınıf mücadelesine önderlik eden parti de canlı olmak zorundadır. Aynı yaşayan bir canlı organizma gibi.

Partinin canlılığı nereden gelir?

Partinin canlılığı, canlı bir siyasal ortam ve buna koşut canlı bir pratikten gelir. Bir partide canlı siyasal ortam yoksa, siyaseti, o partiyi oluşturan ve o partinin kararlarını yaşama uygulamakla yükümlü olanlar yapmıyor, sadece birkaç kişi ile siyaset üretmekte sınırlı kalıyorsa partide ilerleme olmaz. Kendi içinde canlı bir siyasi ortam yaratamayan bir KP’de üretim olmaz. Üretimden kasıt teorik, siyasal, pratik üretimdir. Bunların olmadığı yerde ise her türlü zararlı ot biter. Her türlü burjuva ideolojisinin zemini canlı bir ortamın olmadığı zemindir. MLM’ler, hayatın gerçekliğini canlı siyasal ortam ile birleştiren demektir.

Mao sürekli KP içinde siyasal sorunların çekinmeden tartışılmasından, üyelerin canlı siyasal ortam içine çekilmesinden söz etmiş ve partinin böylesi bir ortamda hatalarından arınacağını ve sınıf mücadelesine önderlik edileceğini önemle vurgulamıştır. Bazı yönetici organlarımız ve taraftarımız partinin çıkardığı yayınları bile doğru dürüst okumuyorlar. İçinde ne var ne yok merak edip bakmıyorlar bile. Parti yazısına bu denli ilgisiz kalan yönetici organlar kendi altlarına siyaset götürmesi, onları siyasal tartışmalara sevk etmesi, toplumsal ve siyasal sorunlara ilgi beslemelerini sağlaması beklenemez.

Parti organlarımızın raporlarını incelediğimizde kendi çalışma alanlarına ilişkin siyasal sorunların tartışıldığını, irdelendiğini göremezsiniz. Kalıplaşmış belli başlı sorunlar konuşulup, çalışma alanlarına ilişkin siyasal sorunlar tartışılmadan ve bölgedeki siyasal sorunlara hiç değinilmeden toplantı bitirilir. Yoldaşlarımız yanlış da düşünse, yanlış ve haksız eleştiriler de getirseler onları sonuna kadar sabırla dinlemeli ve anlamalıyız. Bir insanı dinlemeden, konuşturmadan ne düşündüğünü, hatasının ve doğrusunun ne olduğunu anlayamayız. O halde yoldaşlarımızı dinlemesini, onların içlerini döktürmesini bilmeliyiz.

Düşüncelere ambargo koyma, yanlış konuştuklarında sekter çıkışlarla bastırma MLM bir yöntem olamaz. Böyle bir yöntem bürokratizmi geliştirir. Partide siyasi canlılığı ve üretkenliği yok eder. Tartışma ortamı yaratılmadan doğrular ve yanlışlar ortaya çıkmaz. Maoculuk, insanları tartışarak dönüştürmektir. Partinin siyasi seviyesini yükseltmek için bu gereklidir. Eğer insanlarımız siyasi sorunlara ilgisiz kalıyorsa, tartışmaktan çekiniyorsa, partinin yazılarını bile okumuyorsa, okusa da eleştirici bir tutumla yaklaşmıyorsa, bu vahim bir olaydır ve partimizin gelişmesi önünde önemli bir engeldir.

Siyasi sorunlara kayıtsızlık ideolojik olarak yozlaşmayı, parti ruhunun ölmesini, devrimci dinamizmin tüketimini, devrimci dönüştürücülüğün olmamasını ve parti ilkelerine sıkı sıkıya sarılmamayı beraberinde getirir. Düşünceler, karşıtı düşüncelerle çatışarak gelişir. MLM bilimi burjuva düşünceleriyle mücadele içinde gelişir, güçlenir ve ilerler, bilimi geliştirir. Statükonun olduğu yerde düşünsel üretim de olmaz. Yoldaşlarımızın yanlış düşüncelerine baskı uygulayarak ortadan kaldıramayız.

Tersine, yanlış düşüncelerin ideolojik kaynaklarını ortaya çıkarıp onları MLM silahı ile vurarak geriletip yok edebiliriz. Gizli kalmış düşüncelerdense açığa çıkarılmış yanlış düşünceler tercih edilmelidir. Gizlilik içten içe büyüyerek daha büyük patlamalara neden olur. Ama yanlışlar daha embriyon halinde iken ortaya çıkarılırsa zararı az olur ve bu yanlışları taşıyanlar daha çabuk doğruları kavrarlar. Ama gizli kalıp içten içe olgunlaşarak evrimini tamamlamış yanlış düşüncenin zararı büyük olur ve bu düşünceye sahip olanları düşündürmek kolay olmaz.

Canlı bir siyasal ortam, parti ilkelerinin iğdiş edilmesi, uygulanmaması ve de alınan kararların yaşama kararlı bir şekilde geçirilmemesi anlamına gelmeyeceği gibi, bu ilkelerin ve kararların kavranarak yaşama canlı bir şekilde uygulanması anlamına gelir. Kadro ve üyeler benimsediği, kavradığı ve sahiplendiği kararları daha iyi uygular. Kitleler partinin kararlarını benimsediği oranda partinin etrafında birleşirler. Bu da o kararların onlarla tartışılarak alınmasıyla olur.

Kararlar bir avuç yöneticinin ürünü değil, kadro ve üyelerin ve kitlelerin ileri kesimlerinin ürünü olmalıdır. Bu nasıl sağlanır? Üstün altı, altın üstü sıkı denetimi ve partinin kendisini sürekli yığınların denetimine açık tutmasıyla olacaktır. Ya da Mao’nun deyimiyle kitlelerden kitlelere siyasetinin uygulanmasıyla olur. KP kolektif bir partidir. Kolektivizmin olmadığı, uygulanmadığı yerlerde bireysellik öne çıkar. Bireysellik burjuva anlayışıdır. Burjuvazi kolektivizmin düşmanıdır, kitlelerin kolektif gücünden öcü gibi korkar.

KP kolektivizmi kitlelere götürecek ve kitlelerin kolektif hareketini örgütleyecektir. Siyaset üretmede kolektif olmalıdır. Birkaç kişinin ürettiğini parti içindeki diğer kadro ve üyeler tartışmadan uyguluyorsa doğru bir yöntem olamaz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi kitlelerden kitlelere siyaseti KP için vazgeçilmezdir. Devrimin yapılması ve devrimden sonra da devrimin korunması ve geliştirilmesi, kitlelerin devrimi sahiplenmesiyle olacaktır.

Kitlelerden öğreneceğimiz çok şey var. Onlarsız bir şey yapamayacağımız gibi, kitlelerin benimsemediği kararlar doğru da olsa hiçbir işe yaramaz. Parti içinde siyasal canlılığın yaratılmasının bir yolu da sık sık tabanımızla ve yönetici yş’larla toplantılar yapmaktır. Bu toplantıların partiyi sürekli geliştireceğini bilmeliyiz. Bu aynı zamanda üstün altı altın üstü denetlemesi ve üstün alttan altın da üstten öğrenmesi, üstün altı harekete geçirmesi, altın üstü harekete geçirmesine hizmet edecektir.

Bu içerikli toplantıları salt yönetici organlarla sınırlı kalmamalı, bölgesel faaliyet sürdüren aktif militanların katılımına kadar indirilmelidir. Bu tür toplantılarda bölgenin sorunları tartışılacağı gibi partinin bazı kararları ve güncel siyasal sorunlar da tartışılmalıdır.

Bilinçsiz yüz binlerin yerine bilinçli on binler tercih edilmelidir. Bilinçsiz yığınlar yüz binleri harekete geçiremez ve devrimin ilkelerini sonuna kadar savunamaz. Burjuvaziden kolayca etkilenir. Ama bilinçli on binler yeni on binler katar saflarına. Devrimin ilkelerini savunur ve devrimden sonra da devrimin temel koruyucuları ve geliştiricileri olurlar. Tercihimiz bilinçli yığınlardır. Bunu yaratacak olan da partidir.

Dünyayı sadece kavramak değil, kavramak ve esas olarak da komünist ilkeler doğrultusunda değiştirmek için mücadele ediyoruz. O halde “siyasi çalışma bütün çalışmaların can damarıdır” ilkesinin, mücadelemizi aydınlatıcı ve geliştirici bir ilke olduğunu bilincimize kazımayı ihmal etmeyelim ve bu ilkeyi parti içinde yaşayan bir olgu haline getirelim.

Düzetmenin başlıca yolu olarak kitle çalışması

“Son günlerde, Partinin kitle çalışmalarından sıkça söz edildiğini duyuyoruz. Herkes bu konu üzerine konuşuyor. Fakat soruna daha derinlemesine bakacak olursak, pek çok kişinin bu konuda, gerekli açıklıkta ve kesinlikte somut bir anlayışa sahip olmadığını görüyoruz…” (M. Kalinin- K. Kalasnikov, Bolşevik Ajitasyon Üzerine, Yurt Yay.) Kalinin 1942 yılında Moskova’daki Partili işçilere bir söylevinde konuşmasına böyle başlıyordu. Farklı tarihsel ve ekonomik koşullar söz konusu olsa da bugün bu konudaki sorunumuza aynı tespitle giriş yapmak mümkün.

Tartışılan konu kitle çalışmaları olduğunda, tüm komünist partilerde her dönem çeşitli sorunlarla karşılaşılması kaçınılmazdır. Özellikle de devrimci durumun zayıfladığı veya mücadelede yenilgiler yaşandığı dönemlerde bu daha da kaçınılmazdır. Bu nedenle bilinen tüm teori ve deneyimlere karşın çalışmalar bir kez daha yoğun bir eleştiriye tabi tutulur. Hatta tarihin özneleri yeniden keşfedilip tanımlanmaya çalışılır. Kitle çalışmaları nihayetinde devrim, sosyalizm ve oradan sınıfsız topluma ulaşma mücadelemizin can damarıdır. Böyle olduğunda açıktır ki devrim diye bir sorunumuz olduğu müddetçe devrimin sorunları, bir başka deyişle de kitle çalışmalarında sorunlarımız olacaktır. Fakat bugün karşılaştığımız sorunun boyutu, bu genel bilgilerin ötesinde bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.

Çünkü söz konusu olan devrim yürüyüşümüzün kimi tekil engelleri değildir. Böyle olsa yolunda gitmeyen çalışmalar tespit edilir ve bunların düzeltilmesi yoluna gidilirdi. Ancak bugün bir veya birkaç değil hemen tüm çalışmalarımızda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu ortadadır. Bir şekilde çalışmalarımızı amacına ulaşmaktan alıkoyan kapsamlı bir sorunumuz vardır. Belki bu haliyle de devrimler tarihi bakımından karşılaştığımız sorunun istisnai bir özelliği yoktur. Fakat açıktır ki Türkiye Devrimci Hareketi açısından ve daha da önemlisi MLM’ler açısından şu an bu sorun yaşamsal önemdedir ve ertelenemez bir aciliyet taşımaktadır.

Dolayısıyla ne tarihsel örnekleri dışında, çözümsüz bir sorunla ne de küçümsenecek sıradan bir sorunla karşı karşıyayız. Bu konuda bilimsel öngörüler sağlayacak örnekler sınıf mücadelesi tarihinde fazlasıyla vardır. Fakat her tarihsel kesitte ve somut durumda meselenin kendi özgül çözümüne kavuşturulması gerekliliği açıktır. Uzun zamandır konuşmalarımızda ve yazılarımızda çok sık bir şekilde “kitle çalışması” kelimelerini kullandığımız, dahası bunun önemine ve gerekliliğine dair sayısız yazı kaleme aldığımız biliniyor.

Şu an geldiğimiz noktada, bu kavramın gerçek anlamında bir aşınmaya yol açıldığını söylemeliyiz. Bu aşınmanın kelimelerde ya da sadece dilimizde bir aşınma olduğunu düşünmek saflık olurdu. Gerçekte söylem ve pratik arasındaki derin çelişki artık partililerin bilincini yanlış şekillendirecek safhaya gelmiştir. Kitle çalışmasının gerçekte ne olduğu, bizim buna neden ve ne kadar ihtiyaç duyduğumuz, ortaya konan anlayışların somutta nasıl yaşam bulduğu gibi sorular genel belirlemelerin ötesinde cevap arayan sorular haline gelmiştir.

Gelişmelerin herkesi hemfikir yaptığı bir nokta vardır ki yaşamın somut rehberliği dışında genel belirlemelerin ve soyut tanımların bir hükmü kalmamıştır. Şu an bir oranda, aynı sorundan muzdarip olarak temel bazı şeyleri tekrarlamak zorunda kalacağız. Ancak bu temel bilgileri sorgulamak bakımından bunu gerekli gördüğümüzü belirtelim. Çünkü açık ki, tüm tekrarlara karşın devrimin kitlelerin eseri olacağı gerçeğinin kavranışında ciddi sorunlar vardır, bu temelli bir sorundur.

Öncelikle kendimize “neden kitleler?” sorusunu sormamız gerekmektedir. Uzun uzadıya açıklamaya gerek yok ki tarihi yapan kitlelerdir ve biz de tarihsel misyonumuzun bir gereği olarak kitleleri hedeflemekteyiz. Ancak amacımıza ulaşabilecek bir yolda mıyız ya da pratiklerimiz somutta buna hizmet ediyor mu, bu tartışmalı bir durumdur. Eğer kitlelerin gerisinde sürükleniyor ve kitle hareketinin sıçramalı niteliğine karşın ağır aksak adımlarla yol alıyorsak amacımıza ulaşamayacağımız açıktır. Ya da tersinden, kitlelerden kopuk bir ‘aydınlar grubu’ gibi, kendimizce ilerilerde yol alıyorsak da aynı durum geçerlidir. Birinde nesnel gerçeğin gerisinde kalındığını, diğerinde öznel gerçeklerin kısır döngüsüne sıkışıldığını söyleyebiliriz.

Demek ki, “neden kitleler” sorusu, tüm basit görünümüne karşın gerçekte onlara nasıl bir misyon biçtiğimizle bağlantılı olarak asıl cevabını bulmaktadır. Bu durumda pratiğimize bakarak rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki iyi niyetli söylemler dışında kitlelere, yani tarihin yapıcılarına hak ettiği değeri vermiyoruz. Kitleler, söylem düzeyinde ya da çalışmalarımızın “insan kaynağı”, “lojistik” ihtiyaçları düzeyinde bir gerçeklik kazanmışsa, kitlelerin rolüne dair MLM bir bilinç de edinilememiş demektir. Kitlelerden kastımızın ne olduğu da sorulması gereken sorulardandır. Kitleler, bir başka deyişle kalabalıklar…

Hem uğruna mücadele verdiğimiz hem de kazanmaya çalıştığımız insanlar… Görüldüğü gibi ‘kitleler’, şu haliyle genel bir kavramdır. Bu genel kavramın özüne inilmesi, faaliyetin kapsamına göre kitlelerin tanımlanması gerekmektedir. Bizim için söz konusu olan, devrimden çıkarı olan halk kitleleridir. Ancak halk kitleleri de kendi içerisinde çeşitli sınıf ve tabakaları barındırmaktadır. Üretim ilişkileri etrafında şekillenen halk kitleleri ve onun kendi içerisindeki öncü, önder, temel ve yedek güçler bir devrim mücadelesinde analiz edilmesi gereken unsurlardır. Objektif koşullara bağlı subjektif (öznel) gücün, yani Komünist Partisi’nin kendi teori ve programını hayata geçirebilmesi açısından da bu zorunludur.

Buradan daha ileriye gittiğimizde Komünist Partisi (KP) için strateji, taktik, mücadele ve örgüt biçimleri bakımından farklı kapsamlarda birçok konunun ortaya çıktığını görürüz. İşte bu farklı kapsamlardaki konularda, en genelden en özel çalışmalara dek, bir KP’nin ‘kitleler’ tanımlaması değişik şekillerde somutlanabilir. Bu gereklidir de. Çünkü teorik tahliller söz konusu olduğunda tanımlayacağımız ‘kitleler’ ile belli bir alan çalışması ya da devrimin farklı dönemlerinde tanımlayacağımız ‘kitleler’ aynı olmayacaktır. Genelden özele, basitten karmaşığa ve en önemlisi teoriden somut olana/ pratiğe varıldıkça, kitlelerden kastedilenin o özgülde ve gerçek hayatta ne olduğunun tanımlanması gerekecektir.

Bu farklı kapsamlardaki kitle tanımları birbirini yadsımayacaktır ama ancak bu yapıldığında kitle çalışmaları genel bir söylemin ötesinde somut bir şekilde tartışılabilir hale gelecektir. İşçi sınıfı, emekçi sınıflar ve ezilen kitleler gibi ifadelerden bir fabrika, semt veya yerel özgülünde kitlelere ve kitle çalışmalarının gerçekliğine varılacaktır. Bu sorun, her farklı zaman ve mekânda, devrimin öznelerinin tanımlanması ve harekete geçirilmesi pratiğinden de bağımsız değildir. Şu halde anlaşılacağı gibi tarihin bu özneleriyle olan ilişkilerimiz bizi belirleyen etmenler olacaktır.

Kitlelere güven sorunu nedir?

Devrim mücadelelerinin ivme kazandığı dönemlerde olduğu gibi, en geri dönemlerde de kitle çalışmaları farklı biçimlerde sürecektir. Ve her dönem, bu çalışmaları bulunduğu noktadan ileri sıçratacak dinamikler belirlenerek devam edecektir. Bu bazen durağan bir görüntü ve geri bir biçim arz etse de asıl olan doğru potansiyeller üzerinde yoğunlaşmak ve geleceğe hazırlık yapabilmek olacaktır. Çünkü durağanlık ve gerilik, KP’nin ideolojisi ve çalışma ruhunda değil, kitlelerin bilinç, deneyim ve örgüt gücünde bir zemine tekabül edecektir.

Bundan anlaşılıyor ki biçimler farklılaşsa da KP’nin kitle çalışmalarının özü aynı kalacak, ideolojik bir netlik ve kararlılık ile sürdürülebilecektir. Tabii ki devrimin ilerleme ve gerilemelerinden kopuk, tekdüze veya şaşmaz bir ideolojik hat olamaz. İdeolojimiz sınıflı bir toplumun ürünü olarak o toplumdaki her değişimden de bir biçimde etkilenecektir. Bu, kendimizi yenilemenin kaçınılmaz bir gereğidir. Fakat bundan öte, KP’nin birçok militanının bilincinde çeşitli farklılaşmalar oluşabilecektir. Bir gerileme döneminde bunun ideolojik kırılma ve erozyonlar halini alacağı bilinmez değildir. Bugün dönüp dolaşıp “kitlelere güvenmek”ten söz ediyoruz.

İçinden geçtiğimiz toplumsal sürecin ve bunun içinde kendi örgütsel sürecimizin ağırlığı altında kitlelere güvensizliğin zemin bulduğunu tespit edebiliyoruz. Devrimin kitlelerin eseri olduğunu ‘bilen’ Marksist- Leninist-Maoistler açısından bu güvensizliğin açık bir tezahürünü bulmak zordur. Ancak bu, sorunun özünü değiştirmiyor. Kitlelerden kopuk, bazen ona rağmen bir pratiğe hapsolmuş durumdaysak ve pratiği artık kanıksamaya başlamışsak bir şekilde ideolojik erozyona uğramamız kaçınılmazdır.

Doğaldır ki bu da tarihin öznelerine, kitlelere yönelik bir bilinç dejenerasyonunu, objektif olarak güvensizliği ortaya çıkarıyor. Bunlara rağmen eğer hala kitlelere güvenimizin sarsılmazlığından bahsediyorsak, bilinmelidir ki bu iyi niyetli bir temenni ya da idealist bir inançtan öteye geçemez. Bu niyet veya çabanın günümüzdeki yansıması tarihe ve geleceğe atıfla kitle hareketlerine güvenin propagandasıdır. Bu propagandada genel anlamda bir yanlış görmek mümkün değil. Fakat eğer bugünün sorunlarına yeterli ilgi gösterilmeyerek bu propaganda yapılıyorsa, genel doğruların kendisinin, belli gerçeklerin üstünü örtmeye başladığını söyleyebiliriz. Şu anki pratiklerimizde böyle bir yan vardır.

Tarihin deneyimleriyle aydınlanmak, bilinç ve irademizi beslemek şu özgülde büyük önemdedir ve tabi ki yapılmalıdır. Yine gelecekten taşınan umut, devrimcilerin varlıklarının ayrılmaz bir parçasıdır ve anlamıdır. Ama bu bilinç, irade ve umudun, içinde bulunduğumuz kesitte somutlanması da gerekir. Bu olmadığında tarih ile gelecek arasındaki bir zincir kopmuş, ayaklarımızın altındaki zemin kaymış demektir. Geleceğe artık bugünün adımlarıyla yol olabileceğimizi, devrimin daha parlak dönemlerine ancak bugün öreceğimiz taşlarla varabileceğimizi unutmamalıyız.

O yüzden ‘bugün’ önemlidir. Hem tarihin diyalektiği hem de sınıflar mücadelesinin geldiği aşama bakımından önemlidir. Bu nedenle ‘bugün’ atlanarak yapılacak gelecek kurgularının bizi şu anda ve kaçınılmaz olarak kendiliğindenciliğe mahkûm edeceğini bilmeliyiz. Bu bir oranda gerçekliğimizdir de. Bu noktada sergilenen kendiliğindenciliğin sağ veya sol, kitlelerin gerisinde veya ilerisinde tezahürlerinin olmasının özde bir farklı yoktur. Lenin’in Ne Yapmalı? adlı makalesinde ‘ekonomistler’ ile ‘teröristlerin’ kendiliğindenliği arasındaki ortak kökene ilişkin vurgusunu hatırlayacak olursak, sorunun, bir biçimde kitle hareketiyle bağ kuramamakla ilgili olduğu açıktır. Ve bu öznel niyetlere karşın objektif bir durumdur.

Lenin şöyle diyordu: “…Ekonomistlerle günümüz teröristlerinin ortak bir kökü var: bu, önceki bölümde genel bir olgu olarak söz ettiğimiz ve şimdi politik faaliyet ve politik mücadele alanındaki etkileri açısından inceleyeceğimiz kendiliğindenliğe tapmanın ta kendisidir. İlk bakışta, iddiamız paradoks gelebilir, çünkü ‘monoton günlük mücadele’yi vurgulayanlarla tek tek insanları en özverili mücadeleye çağıranlar arasındaki fark çok büyük gözükür. Fakat bu paradoks değildir. Ekonomistler ve teröristler, kendiliğinden hareketin iki farklı kutbuna tapanlardır; Ekonomistler, ‘salt-işçi hareketi’nin kendiliğindenliğine teröristler ise devrimci çalışmayı işçi hareketiyle bir bütün halinde birleştirmeyi bilmeyen ya da bu olanaktan yoksun aydınların tutkulu öfkesinin kendiliğindenliğine taparlar…” (Ne Yapmalı?)

Tarihsel hareketi ve bugünün görevlerini saptamalıyız

Tarih, kitle hareketlerinin muazzam kalkış ve inişlerine tanıktır. Marks’ın da belirttiği gibi tarihin yüzyıla bedel on yılları ve on yıllara bedel yüzyılları vardır. Bunu belirleyen tabii ki üretim ilişkilerinin belli bir gelişim düzeyine tekabül eden sınıf mücadeleleridir. Tarihteki çeşitli altüst oluşlara ve çağdaş devrimlere baktığımızda, kitlelerin dönüştürücü büyük kalkışlarının, çoğu kez ona önderlik iddiasıyla yola çıkanların iradesinden bağımsız olarak, hatta bazen ona rağmen gerçekleştiğini görürüz.

Önderlik iddiasındakilerin bilinç ve iradesi ancak nesnel koşullar üzerinde şekillenecek ve ona etkide bulunabilecektir. Bu, tarihsel bir hareketi yavaşlatabilecek veya hızlandırabilecektir. Fakat tartışmasız tarihsel hareketin dışına çıkamayacak veya onu durduramayacaktır. Bu anlamda bilimsel olanın, öncelikle bu tarihsel hareketi keşfetmek ve ona ayak uydurmak olduğu açıktır.

Konumuz özgülünde bu kitle hareketleridir ve ayak uydurmanın ötesinde, ona önderlik edebilmenin tek yolu kitle hareketlerinin yönünü doğru tespit edebilmektir. Kitleler tanımımızda olduğu gibi en genel olarak ezilenlerin tarihsel bakımından olduğu gibi bulunulan zaman ve mekana göre toplumu oluşturan dinamikler ve tek tek alanlar bakımından da yapılmak zorundadır. Bir KP’nin faaliyet biçimlerini ve onun rotasını belirleyecek olanlar da bunlardır.

Bu bilimsel yaklaşımı hâkim kılabildiğimizde ‘atılım’ ve ‘yenilgilerimiz’ kitlelere rağmen ya da onların dışında değil, tamamıyla onların tarihsel atılım ve yenilgilerine bağlı olarak gerçekleşecektir. Buradan da anlaşılacağı gibi bazen bizim tüm çalışmalarımıza ve ısrarlı çabalarımıza rağmen devrim hareketi geçici durağanlıklar veya yenilgiler yaşayabilecektir. Teorik-programatik görüşlerimizi ve oradan hareketle strateji ve taktiklerimizi doğru kabul ettiğimizde açık ki durağanlık ve yenilgiler tamamıyla nesnel gerçeklerin belirleyiciliğinde ortaya çıkacaktır. Bu, bir oranda ‘doğal’ karşılanacak bir durumdur ve yeni duruma uygun olarak faaliyetlerin düzenlenmesinden başka bir çözümü pek yoktur.

MLM’lerin başarısızlıklarını değerlendirmede söz konusu nesnel ve öznel gerçeklerin payını doğru koyabilmesi büyük önemdedir. Bugün bu noktada da kafa karışıklığı yaşadığımızı belirtebiliriz. Objektif duruma rağmen çözüm üretmeye çalıştığımız ya da onun olumsuz etkilerini yok sayarak kendimize eleştiri oklarını yönelttiğimiz oluyor. Tersinden kendi hata ve yetmezliklerimizi objektif durumla açıkladığımız da oluyor. Bu ikincisi, bugün çok daha dikkat gerektirir. Yanlış bir algılama halini almıştır. Kendi sorumluluklarımızla, objektif şartların sınırını birbirine karıştırdığımızda, kendi payımızı da dış koşullara yüklememiz yüksek olasılıktır. Bu hatalı yaklaşımın, görevleri saptarken gerçek dışı kurgularla hareket etmesi kaçınılmazdır.

Diğer yandan, iç rahatlatmaktan öteye geçmeyen, bir nevi günah çıkarırcasına özeleştirel yaklaşımlar da çözüm üretmekten acizdir. Oysa her eleştiri ve özeleştiri, somut sorunları çözmek için atılacak adımları somutlayabildiği oranda aslında gerçekten kavranarak ortaya konmuştur. Buradan hareketle, bugün bir bütün KP safları için ve daha özelde alanlar ve komiteler için doğru politika ve görevleri somutlayarak işe başlanması gerektiği açıktır.

Aksi, hantal bir yapının devamı ve önemli bir zaman kaybı olacaktır. Eğer yapılacakları saptamakta bir sübjektiflik var ise hedeflediğimiz alan ve kitleler üzerinde araştırma ve tahlillerle işe baştan başlanması gerekecektir. Diğer türlü, nesnel gerçeğe ilişkin yorumlarımız, politika, yöntem ve araçlarımız tartışmalı hale gelecektir ki zaten görüşlerimiz her araştırma ya da analiz bize bunları yeniden tartıştıracaktır.

İktidar bilincinde kırılma, kitlelerin çıkarlarına yabancılaşmadır

Kitle çalışmalarımızdaki sorunların nedenine eğildiğimizde görüyoruz ki iktidar olma bilincinde önemli bir zayıflama mevcuttur. MLM’leri de içine alan Türkiye Devrimci Hareketi’nin bugünkü temel bunalım noktalarından birisidir bu. Bu sorundan kaynaklı çeşitli sapmalar ve ideolojik hastalıklar baş gösteriyor. İktidar olma bilincindeki zayıflama ilk olarak yetinmeciliği, kendini idame ettirmek için yaşamayı beraberinde getiriyor.

Böylece teorik olarak savunulan iddia ve düşüncelerden uzaklaşılmış oluyor. Bu aynı zamanda kitle faaliyetlerinden uzaklaşmayı da beraberinde getiriyor. Devrimin kitlelerin eseri olduğunu söylerken dahi böyle bir uzaklaşmadan söz ediyorsak, açık ki belirlemelerimizin soyut kalması durumuyla karşı karşıyayızdır. Doğru, belirlemelerin anlaşılmasıyla ve pratikte harekete yön verecek somut adımların atılmasıyla ölçülür.

Komünistlik ve devrimcilik bir anlamda kitlelerin sorunlarını çözümleme, onların düzenle çelişkilerini açığa çıkarma ve bu kapsamda bilinçlendirme ve örgütlenme faaliyetidir. Böyle bir faaliyetten uzaklaşma devrimcilikte de bir yabancılaşmaya işaret ediyordur. Bahsettiğimiz kendini idameyle sınırlı yaşamın özünde de bu durumun kanıksanması vardır. Bir başka deyişle de iktidar iddiasından somutta vazgeçiştir. İktidar bilincindeki zayıflığı tartışırken elbette ki emperyalist-kapitalist sistemin ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel saldırıları, yadsınamaz.

Tüm bunlar ve devrimci hareket üzerindeki etkileri araştırılmalıdır. Bağlantılı olmakla birlikte, ülkemizdeki devrimci hareketin yaşadığı ‘yenilgi ve başarısızlıklar’ da bu araştırmanın önemli bir parçası olmalıdır. Sonuçta komünist ve devrimcileri, üzerinde yükseldikleri topraklardan koparan somut nedenler açığa çıkarılmak zorundadır. Çünkü hiçbir yaşam ona can veren topraklardan koparıldıktan sonra uzun süre varlığını sürdüremez. Komünist ve devrimciler için de halk için de bu böyledir.

Kitlelerden kopulmuşsa bitkisel yaşama girilmiş demektir. Yaşam devam ediyor gibi görünse de bu aslında cihaza bağlı, geleceği belirsiz bir yaşamdır. Bu gerçeği komünist ve devrimciler elbette ki biliyorlar. Fakat egemen güçlerin temel noktalarda bize dönük dayatmaları çözümlenip ortaya yeterli bir irade konulamadığı için bitkisel yaşama mahkûmiyet sürmektedir. O zaman açık ki tüm bu dayatma ve saldırılara karşı en başta üzerinde yaşadığımız toprağa sıkıca bağlanmalıyız. Bu bağlanmanın yolu doğal olarak kitle faaliyetleri olacaktır. Ama tabi ki bu doğru ve sağlıklı biçimde tanımlanmak zorundadır.

Buraya kadar söylediklerimiz gerekli bazı başlıklara değinse de bugün artık asıl olarak başka şeyler söylemek gerekmektedir. Somutta çözüm üretemeyen yazı ve söylemlerin geliştirmediğine dikkat çekmiştik. O halde bugün iktidarlaşma bilincindeki kayıpları konuşmalıyız. Nasıl iktidarlaşacağımızı ve bunun ideoloji, politika ve örgütteki gereklerini konuşmalıyız. Bunu dar anlamda değil, kitleleri içeren, her adımda onu temele koyan bir anlayışla yapmalıyız.

İktidar olabilmenin, geniş kitleleri temsil etmekle ilgili olduğunu biliyoruz. Bu anlamda onların sınıfsal çıkarları komünistlerin varlıklarının olduğu gibi çalışmalarının yönünü de belirleyen temel unsurdur. Bunun dışında bir yaşam ve amacın kitlelerden kopuk, dar örgüt ihtiyaçlarına dönüşeceği tartışmasızdır. O nedenle bitkisel bir yaşam tespit ediyor ve bundan çıkmak istiyorsak dar bünyeyi yaşatmayı, onun çıkarlarını savunmayı değil, kitlelerin çıkarlarını temele koyan bir yaşamı esas almalıyız.

Kitle çalışmasında 8. Konferansın somut ayakları oluşturulmalıdır

Kitlelere güven duyulmalıdır. Egemen sınıfların yoğun biçimde geliştirdiği manipülasyonların, din, eğitim vb. faktörlerin etkisiyle, ilk aşamalarda bir dizi konu ve faaliyete yabancılık gösterecek, hatta tepki duyup engellemeye çalışacak olan kitlelere karşı olumsuz yönde tepki gösterme hakkımız yoktur. Onlara karşı büyük bir sabırla yaklaşılmalı, küçümseyici tavırlardan uzak durulmalıdır. İlk planda en yoksul ve en çok ezilen kesimlere yönelinilmesinin nedeni, çelişkileri en keskin biçimde yaşamakta olmalarından dolayı, devrimci düşüncelere ve örgütlenmeye yatkın oluşlarıdır. Diğer yandan, kitlelerin en geri kesimleri tarafsızlaştırılmaya, orta kesimleri ilerletilmeye, ileri olanlar örgütlenmeye ve aktif kılınmaya çalışılmalıdır.

8. Parti Konferansımızın yukarıda yer verdiğimiz yaklaşımlarından da anlaşılacağı gibi komünist ve devrimcilerin darlaştıkça kitlelere güven noktasında sorunları boy göstermektedir. Böyle bir erozyonun yaşandığı durumda ideolojik kırılmaların yaşanılması da kaçınılmazdır. Gelişen hatalı yaklaşımlara karşı 8. Konferansın kitle çalışmalarına dair özeni ve belirlediği yön pratikte somutlanma göreviyle karşı karşıyadır. “En yoksul ve en çok ezilen kesimlere” yönelme hedefi darlaşıldığı durumda kitleselleşebilmenin ve bu noktadaki güvensizliği kırmanın da yönelimidir.

Tasfiyeci sürecin fiziki ve ideolojik yansımalarına dikkat çekildiği ideolojik mücadele vurgusunun yapıldığı bir durumda bunun gerçek hayattaki ayaklarının oluşturulması büyük önemdedir. Bunun zemini ise kitle içindeki çalışmalarımızdır. Demek ki hem ideolojik planda hem de örgütlenme çalışmalarında partinin iktidarlaşma sorununun çözümü burada düğümlenmektedir.

Konuyu daha da ayrıntılandırmaya çalışalım. Yaşanan sürecin iki yönünü görmemiz gerekiyor.

Birincisi, ülkemizdeki derin yoksulluk ve çelişkilere rağmen egemenler bu süreci yönetebiliyorlar. Yani düz bir mantıkla, yaşanan sefalete karşın sınıf mücadelesinin ivmesi düşük ve bu bir çelişki oluşturuyor. İkincisi, birinciyle bağlantılı olarak, kitlelerdeki bu yoksulluk ve çelişkilere karşın devrimci ve komünistler, kitleler içinde örgütlenme yaratamıyorlar. Bu şu anda daha büyük bir çelişki oluşturuyor. Birinci çelişkinin çözümünün de ikinci çelişkinin çözümüne bağlı olduğunu söylemeliyiz. Şu an KP’nin bu kapsamdaki sorunlarını bütünüyle ele almaya kalkışmak verimsiz bir girişim olacaktır. Yine şu an, birebir koşulların kendisinden çok, o koşullar üzerinde şekillenen politik tavır ve örgütsel yöntemlerimizi tartışmak daha doğru olacaktır.

Doğru politika belirleyicidir

Yazımızın başlarında da anlatmaya çalıştığımız gibi, kitle çalışmaları ve bunun içinde A/P çalışmaları sınırlı belirli alan ve faaliyet özgülünde tanımlanmak zorundadır. Bu tanımlama genel politik çizgimizle uyum gösterse de ondan doğrudan ortaya çıkarılabilecek bir şey değildir. Faaliyetin alan ve kapsamı daraldıkça veya belli bir çelişkiye odaklanıldıkça o özgülde doğru politikaların oluşturulması gerekecektir. Kitle çalışmaları ve Ajitasyon/ Propaganda (A/P) çalışmaları bu doğru politikalar üzerinde gerçekleştirilecektir.

Çünkü her bir parçadaki çalışmayı değişik kanallardan taktiklerimize ve stratejimize bağlayabiliriz. Buradan da anlaşılacağı gibi A/P yöntem ve araçlarımızı ortaya çıkaracak olan da belirleyeceğimiz politika ve hedeflerdir. Politik hedefler ortaya konmadan, çalışmanın kapsam ve somut ayakları belirlenmeden faaliyetlerimizin istikrarlı ve sonuç alıcı olması mümkün olmayacaktır. Bu yüzden belirlenen zaman dilimi içerisinde hangi sonuçların elde edilmek istendiği aylık, yıllık ve duruma göre birkaç yıllık planlarla ortaya konulmalıdır.

Belki bu planları değiştirmek gerekecektir fakat her halükarda belirlenmiş hedefler, çalışmanın tempo ve başarısının itici güçlerinden hem de ölçütlerinden biri olacaktır. Aksi halde ne başarılardan ne de başarısızlıklardan somut bir açıklıkta söz edebiliriz. Tam olarak neyi ifade ettiği bilinmeyen “gerekliliklere” göre faaliyet yürütülmüş olunacak, başarı ve başarısızlıklardan gerçek dersler çıkarılamayacaktır. Oysa bir alanın koşullarına ve parti örgütlülüğünün gücüne göre niceliksel anlamda küçük bir kazanım başarı sayılabilecekken, tersinden kimi sayısal büyüklükler de başarısız sayılabilecektir. Bunların doğruluğunu bize sunacak olan anlaşılır ki soyut “gereklilikler” değil, somut politik ve örgütsel hedeflerdir.

Öyleyse bir köşe taşı olarak doğru politikanın belirleyiciliğini tespit etmeliyiz. Ancak bu olduğunda yetersiz örgütsel güç ve olanakların yarattığı engeller tali duruma düşebilir. Doğru bir politika, örgütsel güç ve olanaklar da hesaba katılarak oluşturulur. Fakat doğru politika olmadığında var olan örgütsel gücün de işe yaramayacağı, zamanla erozyona uğrayacağı bellidir. Bu aynı durum kitle çalışmalarımız, A/P çalışmalarımız için de geçerlidir.

Doğru politikalar üzerinde yükselmediğinde en yetkin araç ve yöntemler dahi başarısız kalmaya mahkûmdur. Ya da çok sınırlı katkılar sunacaktır. Fakat eğer doğru politikalar belirlenebilmişse bu araç ve yöntemlerin katkısı katbekat artacaktır. Araç ve yöntemler önemsiz değildir. Tersine çoğu kez ciddi bir sorun olabilmekte, kimi tarihsel tespitlerde kritik işlevler kazanabilmektedir. Ancak bugün politikayı netleştirmeden araç ve yöntemleri tartışmanın kısır döngü olacağını bilerek konuya yoğunlaşmalıyız.

Yetinmecilik değil, kitleleri örgütleme siyaseti

Politikayı tartışmak, kitleleri örgütleme siyasetiyle eş anlamlıdır. Bu noktada Mao’nun aşağıdaki belirlemesi kendi pratiklerimiz açısından da açıklayıcı özellikler gösterecektir. “Kitlelerin gücünü örgütlemek bir siyasettir. Peki, bunun tersi bir siyaset var mıdır? Evet, vardır. Bu siyaset, kitle bakış açısından yoksundur; kitlelere güvenmede ya da onları örgütlemede yetersiz kalır; köylerde, orduda, hükümette ve öbür örgütlerde, okul ve fabrikalardaki kitlelerin örgütlenmesine hiç önem vermezken dikkatini bütünüyle maliye, ikmal ya da ticaret kuruluşlarında çalışan az sayıda insanı örgütleme üzerinde yoğunlaştırır. Bu siyaset, ekonomik çalışmayı geniş bir hareket ya da yaygın bir cephe olarak değil de, mali güçlükleri gidermenin bir yolu olarak kabul eder. İşte öteki siyaset, yanlış siyaset budur…” (Seçme Eserler, Cilt 3)

Mao’nun bu belirlemesi 1943 yılında devrimci hükümet ve kızıl siyasi üsler koşullarında “Örgütlenin!” çağrısına dayanıyor. Bugün farklı koşullarda aynı çağrıyla yüz yüze olduğumuz biliniyor. İşte bu noktada kapsam ve çapı farklı olsa da özünde yetinmeciliğe ve ‘geçinmeci kitle çizgisine’ denk düşen anlayışlara yüklenilmesi anlamlıdır.

Açık ki bugün ciddi daralmalar yaşayan devrimci hareket ve MLM’ler açısından söz konusu yetinmecilik, siyaset sahnesinden tümüyle silinmeyi ifade etmektedir. Burada sorunun temeli, kitlelere objektif olarak “lojistikçi” bir misyon biçilmesidir. Özellikle gerilla savaşı ve onunla bağlantılı birçok faaliyetimizi düşündüğümüzde bunun somut görüngülerini bulmak zor olmayacaktır. Zira gerilla faaliyetimiz o alandaki köylü kitlelerini örgütlemeyi başaramamışsa, bu örgütlenme sorunu sonuçta değil, tersine en başından itibaren karşımıza çıkmışsa orada geçinmeci kitle çizgisinin yaşam bulması kaçınılmazdır.

Çünkü yürütülmek istenen bir savaş ve bunun da varlığını zorunlu kılan asgari bir maddi olanak, lojistik ve insan kaynağı ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçların Parti tarafından temin edilmesinin zaman zaman ne boyutta bir tüketiciliğe tekabül ettiği ortadadır. İşte orada yaşam bulan şey, kitlelerin gücünü örgütleme siyaseti değil, tersine var olanın idamesini sağlayacak çalışmalara hapsolmaktır. Bu, üretmeyen, tüketiciliğiyle diğer çalışmaları da zayıflatan bir gerçekliktir.

Bunun alanlar ve kitleler, belirlenen politikalar özgülünde nereden kaynaklandığı ayrı bir konu ve şu an onu tartışmayacağız. Fakat burada not etmek gerekir ki, en büyük emek ve çabayla gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerimizde bile geçinmeci bir çizgiye kayabiliyoruz. Sorunun nedenini Partinin ve militanlarının mücadeledeki ısrarında aramayacaksak -ki ortaya konan çaba ve fedakârlık yadsınamayacak kadar çoktur- onlara yön veren anlayışlarda ve yanlış politikalarda arayacağımız bellidir. Bunu belirterek geçelim.

Genel geçer söylemler değil, somut, canlı ve güncel teşhirler

Kitle çalışmalarımızda, A/P yöntemlerimizde, yazılı ve sözlü ifadelerimizde belli kalıplarla hareket ediyoruz. Yukarıda sözünü ettiğimiz soyut “gereklilikler” de bununla bağlantılı düşünülebilir. Düzenin, devletin ve onun politikalarının teşhiri değişmeyen, tekdüze bir söylemle, onun en kaba görüngüleri üzerinden yapıldığında, bilinçlendirici etkisi çok zayıf olacaktır. Kitlelerin, üretim ilişkilerindeki konumları gereği, çoğu kez bizden çok daha iyi şekilde düzenin ve devletin temel gerçeklerini gördüğünü biliyoruz.

Bu tabii ki ampirik (deneysel) ve algısal bir kavrayış düzeyindedir. Devrimcilerin, komünistlerin rolü de aslında burada başlamaktadır. Mao’nun “kitlelerden kitlelere” olarak ifade ettiği doğru önderlik tarzını teorik de olsa hepimiz biliyoruz. Kitlelerin “dağınık ve sistemleşmemiş” fikirlerini alıp işlemek, birbirleri arasındaki bağı kurmak ve gizli kalanı açığa çıkarmak… Politik teşhir faaliyetlerinde, A/P çalışmalarında ilk elde rehberimiz bu yöntem olmalıdır. Öyleyse birincisi, kitlelerin sorunlarını ve yine onların fikirlerini hareket noktamız olarak alacağız. Onlara hazır, genel-geçer söylemlerle gitmeyecek, tamamen canlı ve somut, onların yaşamını etkileyen olaylar üzerinden gideceğiz.

Bu, o kitlelere giderken belli bir politika veya çeşitli sonuçlar taşımamak değildir. Tersine merkezi politikalarımızı hayata geçirirken bile onların sorunlarıyla ve bilinç düzeyiyle bağlantı kurmaya özen göstermektir. İkincisi, sistemin, özellikle medya eliyle yapmaya çalıştığı, meseleleri ve olayları birbirinden kopuk, “doğal” veya kendiliğinden gösteren ama nihayetinde sınıf mücadelesini gizleme amacı güden yöntemlere karşı bitmek bilmeyen bir aydınlatma çabasında olmalıyız. Pek çok faaliyetçi, düzenin temel gerçeklerini ve devrim mücadelesinin temel bazı fikirleri edinmiş bile olsa kitle ilişkilerine, her yeni gündem ve sorunda MLM görüşlerin taşınması gerekliliğini kavrayamıyor. Ya da bunu başaramıyor.

Kitlelere her gittiğimizde çeşitli sorunlara dair açık ve sistematik bir fikre sahip olmamız gerekir. Anlaşılırlık ve kavratıcılık ancak bu yolla sağlanabilir ve kitle ilişkilerimiz daha ileri bir noktaya taşınabilir. Tersi durumda genel-geçer tartışma ve fikirlerin tekrardan öteye geçemeyeceği, zaman içinde siyasi ruhsuzluğu ve gerilemeyi doğu cağı bilinmelidir. Sonuçta hiçbir görüş ya da kişi -bunlar komünist bile olsa- eskimez, gerilemez değildir. O, her yeni durum içerisinde yeniden üretilip geliştirilmediği müddetçe içinde canlı ve faal olan ne varsa yitirmeye mahkûmdur.

Politik bilinç taşıma faaliyetini düşündüğümüzde bu gerçeklik hem kitleler hem de yoldaşlarımız için geçerlidir. Fakat anlaşılır ki, her yeni durumda bu canlılığı ve yeniden üretimi sağlamak sadece ‘gerekliliğine’ dair bir genel bilgiyle sağlanamaz. Bunun için en başta kitle çalışmalarımızdaki yoldaşlarımızın bu niteliğe ulaşmaları gerekir.

“Parti propagandasını yürütmek için, komünistler bizim kadrolarımız, Marksist-Leninist öğretiyle donanmak zorundadır. Toplumsal gelişim ve politik mücadelenin yasalarıyla ilgili bilimle, parti üyelerini de donatmalılar. Partisiz Bolşevikler gibi, parti taraftarlarının da politik eğitimini sağlamalılar. Bolşevik ajitasyon, halkın ideolojik ve politik eğitiminde, parti kitle arasındaki bağın sağlamlaştırılmasında, parti politikasının geniş kitlelere açıklanmasında ve onların Sovyet rejiminin ve Partinin karar ve direktiflerinin yerine getirilmesi için seferber edilmesinde en önemli araçtır.” (Kalinin-Kalaşnikov, Bolşevik Ajitasyon Üzerine, Yurt Yay.)

K. Kalaşnikov’un Bolşevik ajitasyonun önemini anlatırken belirttiği bu hususlardan da anlaşıldığı gibi politik eğitim, kitle faaliyetçilerimizi ve onunla ilişki içerisinde kitle ilişkilerimizi de kapsamak zorundadır. Fakat burada öncelikli ve belirleyici olan faaliyetçilerimizin eğitimleridir.

Kitlelerle birlikte yanıp tutuşmak

Demek ki kitle faaliyetlerimizde, A/P yöntem ve araçlarımızda genel geçer söylemlere, kalıpsal yaklaşımlara karşı mücadelenin önemli bir ayağını politik eğitim oluşturmaktadır. Parti Konferans ve PMK toplantılarında sürekli bu noktaya vurgu yapıldığı, politik seviyenin yükseltilmesinden bahsedildiği bilinmektedir. Buna karşın zafiyetin aşılması yönünde istenilen gelişme sağlanamamıştır. Sorunun biraz daha içine girerek, yanlış mantık ve şekillenişleri açığa çıkarmak gerekiyor. Böyle bakınca kimi yaklaşımlarımızda devrimi yanlış kavrayan toptancı, dogmatik bir mantık görebiliyoruz. Düzenin genel özelliklerini teşhirle yetinen bir anlayış olduğunu belirtmiştik.

Bu yanlış anlayışı tamamlayan diğer bir yanlış da tüm devrimle çözüleceği mantığıyla “toptancı” bir propaganda yürütülmesidir. Bilinen ifadelerle kitlelerin tüm sorunlarının devrime havale edilmesidir bu. Hemen belirtmek gerekir ki, devrim ve sosyalizm inancının dünya ve ülke çapında büyük bir kırılma yaşadığı bir dönemde, söz konusu toptancı propagandanın en yakın çevrelerimiz dışında hemen hiçbir hükmü kalmamıştır. Fakat bahsettiğimiz kırılma olmasaydı da bu tarz bir propaganda yanlış olurdu.

Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi tarih tekdüze bir hattan ibaret değildir. Tarih zincirinin her döneme özgü vazgeçilmez halkaları vardır. Üzerinden atlanılan her halka tüm zincirin kopması sonucunu doğuracaktır. Devrimin bir yıkım olduğu kadar aynı zamanda bir inşa faaliyeti olduğunu düşünürsek, kitlelerin talep ve sorunlarında, her özgülde çeşitli çözümlerin ortaya konması dahası bu kazanımların kitlelere nüfuz ettirilmesi gerektiği açıktır. Bahsettiğimiz şey, ekonomist, reformist bir anlayış değildir tabii ki. Tersine her kazanımı ve sisteme kabul ettirilen her reformu, devrim mücadelesinin çıkarlarıyla kopmaz bir şekilde bağlanmaktır. Doğal ki, bu, somut talep ve haklar uğruna mücadeleyi, bu amaçla A/P çalışmalarını da zorunlu kılar.

Bizim çoğunlukla üzerinden atladığımız ya da çeşitli nedenlerle yeterli özeni göstermediğimiz konulardan birisi budur. Aynı nedenlerle ortaya başka eksiklikler de çıktığını bilmeliyiz. Eğer saflarımızda kitlelerin sorunlarına karşı, politikaya karşı bir ilgisizlik tespit ediyorsak, faaliyetçilerimizin teşhir faaliyetinde, A/P çalışmalarında da bir darlık, cansızlık olması kaçınılmazdır.

Bu tamamen faaliyetçilerimizin bilinci ve kavrayışıyla ilgili, onlar için nelerin ihtiyaç olduğu sorunuyla bağlantılıdır. Kitlelerin sorunlarına, ülke gündemlerine ilgisiz bir faaliyetçinin politik teşhirleri, A/P çalışmalarını içerikçe zengin, güncel ve somut bir şekilde yürütebilmesi mümkün müdür? Ya da politikaya ilgisiz bir faaliyetçinin, tek tek sorunları sınıf bilinciyle birleştirilebilmesi, propaganda ve ajitasyonunda yöntem ve araçlarını geliştirebilmesi mümkün müdür?

Tabi ki hayır. Kitlenin sorunlarına ve doğal olarak politikaya ilgisiz bir faaliyetçinin kitle çalışmalarına yeterli ilgiyi göstereceğini, bu konuda canlı ve yaratıcı bir çaba içerisinde olacağını düşünemeyiz. O halde geldiğimiz nokta tekrardan kitlelerin sorunları karşısındaki duruşumuz ve buradan ileri gelen politik niteliğimizdir. Kalinin’in çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi “Kitleyi arkanızdan sürüklemek için kitleyle birlikte yanıp tutuşmamız gerekir.” Kitlelerden ciddi bir kopukluğun yaşandığı şu süreçte, anlayış olarak da ne yazık ki böyle bir gerçeklikte olduğumuzu söyleyemeyiz.

Kitle içerisindeki çalışmalar her günkü faaliyetimizdir

Çalışmalarımız içerisinde sıkıntısını yaşadığımız konulardan biri de belirli günlere ve belirli biçimlere endekslenmiş çalışmalardır. Çoğu kez belli anma, yıldönümü ve kutlamalara denk düşen, hitap ettiği kitleler bakımından da doğal olarak bir darlığı ifade eden bu çalışmalar; parti güçlerinin enerjisinin önemli bir bölümünü işgal etmektedir.

Burada tartışılan, bu belirli günlere vs. dair çalışmaların yapılıp yapılmaması değildir. Fakat eğer bu çalışmalar partinin “kendisi için” bir çalışmaya dönüşmüşse, asıl kitle çalışmalarına kıyasla hâkim bir pozisyona gelmişse bunun sorgulanması gerekmektedir. Belirli gün ve tarihlere ilişkin çalışmaları, kitle çalışmalarımızdan tümüyle ayrı düşünemeyiz.

Ama bilinir ki, bu ancak kitlelerin o gün ve tarihlerle nasıl bir ilişkisinin kurulduğu, onları ne kadar sahiplendiğiyle ilgilidir. Yine içeriği hangi zaman dilimine ait olursa olsun, bu çalışmaların güncelle bağının ne kadar kurulabildiğiyle ilgilidir. Bunlar olmadığında, sınıf mücadelesinin, onun içersinde Partinin artık gelenekselleşmiş ve ‘doğal’ çalışmaları dahi yer yer ‘sorun’ olarak karşımıza çıkabilecektir.

Sonuçta, günümüz özgülünde sınırlı bir örgütsel güç üzerinde konuşuyor ve bu gücün enerjisini en verimli şekilde kullanabilmeyi tartışıyoruz. Tüm çalışmalarımızda bu sorgulayıcılığı işletmediğimizde, hep vurgulandığı gibi, doğrunun zamanla yanlışa evrilmesi olasıdır. Parti faaliyetlerinin amacına ilişkin ister kavrayış eksikliğinden ister zorunluluklardan kaynaklı olsun, eğer bir darlaşma ya da statiklik fark ediyorsak, değiştirilmediğinde bunun bir bilinç kayması yaratacağı da bilinmelidir.

Bunun devamı yetinmecilik, kanıksama ve benzer yanlış şekillenişlerin kaçınılmaz olarak tüm bünyeye hâkim hale gelmesi olacaktır. K. Kalaşnikov’un ifade ettiği gibi “kitleler arasında, ajitasyon çalışması, kampanyadan kampanyaya, bir önemli tarihten bir başkasına yapılıveren bir iş değildir.” Burada tekrar hatırlatılması gereken bir nokta var. Kitle faaliyetleri ya da daha açık ifade edersek politik teşhirler, A/P ve örgütlenme çalışmaları bizim ‘her günkü faaliyetimiz’ olmak zorundadır. Doğal ki tüm pratiklerimiz buna göre şekillenmelidir.

Lenin’in deyimiyle komünistler; “Her zaman yığınlarla çalışmalı ve yığınlar üzerindeki etkiyi derinleştirmeli ve genişletmelidir. Bu olmazsa bir sosyal demokrat da sosyal demokrat değildir. Hiçbir örgüt hiçbir grup hiçbir çevre bu çalışmayı sürekli ve düzenli olarak yürütmezse sosyal demokrat örgüt sayılamaz.” Demek ki, gerçek bir komünist örgüt olmanın temel kıstaslarından biri, yığınlar üzerindeki “sürekli ve düzenli” kitle çalışmalarıymış.

Hangi nedenle olursa olsun bu başarılamıyorsa, sorgulamanın teori ve pratiğimiz arasındaki çelişki üzerinde odaklanacağı açıktır. Bu, ideolojik bir sorundur aynı zamanda. Varlığı, kitlelerin gücünü örgütlemek ve onu daha ileriye, devrime kanalize etmekle anlam bulan komünistlerin, bu amaçtan kopuk her türlü yaşamı onların ideolojik bir krizidir de. Soyut düşüncede, teorik bir söylemde değil, yaşamın kendinde, kitlelerle komünistleri ayıran somut bir gerçektedir bu kriz. O halde sorunumuzun önemli bir parçasını, kitle çalışmalarını her günkü faaliyet olarak örgütleyememekte görmek yerinde olacaktır.

Çoğu kez ‘örgütsel’ koşturmaca, sabit ve statik çalışmalar dışında kitle çalışmalarına sınırlı bir zaman, kadro ve olanak aktarıyorsak, tüm gerekli görünümlerine karşın var olan ‘örgütsel’ çalışmalarımızı da gözden geçirmemiz gerekir. Acaba bunlardan ne kadarı, Lenin’in temel kıstaslardan biri olarak koyduğu “sürekli ve düzenli” kitle çalışmalarımızdan daha önemlidir? Ne kadarı vazgeçilmez ya da politik hedeflerimizle kopmaz bir ilişki içindedir?

Açık ki, kitle çalışmaları “diğer çalışmalardan” arta kalan zaman, kadro ve olanaklar ölçüsünde yürütülecek bir çalışma değildir. Tersine tüm ‘diğer çalışmaların’ bir şekilde ona bağlanacağı, onun gelişimine hizmet edeceği temel çalışmalarımızdır. Eğer kendimizce tüm çalışmaların bu zincirini kurmuş, gerekliliklerini ortaya koymuş ama sonuçta yine asıl kitle çalışmalarından geri kaldığımızı tespit etmişsek, somuta bakmak dışında bir yol kalmamıştır. Somutta hangi çalışmanın bize ne kazandırdığını veya yapılamayanların ne kaybettirdiği ortaya konulabildiğinde hangi tür çalışmaların gerçekten ihtiyaca yanıt verdiği anlaşılabilecektir.

Burada not etmek gerekir ki tüm bu noktalara dikkat çekmemizin nedeni birçok alanımızın geçmişte bu tarz sorunlar yaşamış olmalarıdır. Bugün ise tam da var olan yetmezliklerin olumsuz etkisiyle karşılaşılabilecek sorunlar olmalarıdır. Yine belirtmek gerekir ki, şu an temel bir kaygımız, eldeki güçlerin en enerjik ve verimli şekilde kullanılabilmesidir. Çünkü eğer doğru bir kitle çizgisi ve buna uygun bir örgütsel politika belirlenebilmişse, fiziki-örgütsel yetersizlikler geçici, gelişim ise kalıcı olacaktır.

Parti faaliyetlerinin ağırlık merkezi kitle çalışmaları olmalıdır

Bir gerilla alanında lojistik, üslenim, depo ve eğitim faaliyetleri tüm faaliyetlerin büyük bir kısmını kaplıyorsa, bu, kısa süreli bir zorunluluk değil sürece damgasını vuran bir durumsa, orada bir sorun vardır. Ya da faaliyet, varlığını idameye dönüşmüş, kitlelerle ve düşmanla ilişkiler bu temelde kuruluyorsa yine bir sorun vardır. Bir gençlik faaliyet alanında randevular, pankart, yazılama, molotof vb. çalışmalar faaliyetin büyük bir kısmını kaplıyorsa yine -istisnai zorunluluklar dışında- orada da bir sorun vardır.

Benzer içerikte örnekleri ‘legal alanlar’, sendikal faaliyetler, semtler, yerel faaliyetler ve diğer tüm çalışmalar için de sıralayabilir, temel bir sorunu tespit edebiliriz. O sorun, kitle çalışmalarının tüm faaliyet içerisinde ağırlıklı bir bölümü oluşturması gerekirken tam tersinin olmasıdır. Mao, silahlı mücadele içerisinde dahi, tamamen askeri faaliyetlerin, tüm faaliyetlerin ancak yüzde 5’lik bir bölümünü oluşturduğunu belirtmişti. Tabi ki bu yüzde 5’lik askeri faaliyetin dışında kitle çalışmalarına zemin hazırlayan birçok örgütsel çalışma ve görev bulunur. Fakat her halükarda kitle çalışmaları, faaliyetin esasını oluşturmak durumundadır.

Kendince bir mantıkla bazı teknik ve askeri çalışmalar dışında tüm faaliyetlerimizi bir şekilde, kitle çalışmamız veya onunla ilişkili çalışmalar olarak tanımlayabiliriz. Gerçekte amaçladığımız da budur. Tüm parti çalışmalarımıza bu niteliği kazandırmak isteriz. Ancak şu anki gerçeklikle böyle bir genellemede bulunmak, gerçeğin yerine temennileri koymak olacaktır.

Bizim şu an hemen tüm çalışmalarımızı kitle çalışmaları kapsamında değerlendirebilmemiz mümkün değildir. Bunu bir hedef veya eğitim malzemesi olarak değerlendirebiliriz. Fakat gerçekmiş gibi belirleyemeyiz. Çünkü o zaman bu yöntem gerçek sorunların üzerini örtmenin bir aracı olma işlevini de kazanacaktır. Bu nedenle, özellikle de bugün kitle çalışmaları genellenmemeli, tam tersine elden geldiğince somutlanmalı, bunun özneleri, araç ve yöntemleri açık bir şekilde tanımlanmalıdır.

Şu an üzerinde durduğumuz konu politik teşhirler, A/P ve örgütlenme çalışmalarımızdır. Bunu tekrar hatırlayarak objektif engellerden öte, bu konuda yanlış şekillenişlerin bir sonucu olarak kitle çalışmalarında yer alması gereken asıl yoldaşlarımızın “örgütsel koşturmaca” içinde hapsolmalarını eleştirmemiz gerekmektedir. Bu yanlışlara dönük Mao’nun aşağıdaki ifadeleriyle önemli bir vurguya yer verelim.

Biz komünistler, her konuda kitlelerle kaynaşmasını bilmeliyiz. Parti üyelerimiz bütün ömürlerini dört duvar arasında geçirir, dünya ile hiçbir zaman yüz yüze gelmez ve fırtınaları göze almazlarsa, Çin halkına ne yararları olur? Hiçbir yararları olmaz ve bizim böyle Parti üyelerine ihtiyacımız yoktur. Biz komünistler, dünyayla kitle mücadelesinin büyük dünyasıyla yüz yüze gelmeli; fırtınaları, kitle mücadelesinin olağanüstü fırtınalarını göze almalıyız…” (Seçme Eserler, Cilt 3)

Öyleyse kitlelerin devrimci çıkarlarından bağımsız bir parti çıkarları olamayacağı gibi kitle içindeki mücadele ve çalışmalardan bağımsız bir parti üyeliği de olamaz. Bu, illegal parti mekanizmasının bazı zorunlu hallerini yadsımaz. Ama onun dışında bir “dört duvar arasında” kalmaktan söz ediyorsak, açık ki orada MLM öğretilerle çelişkiler taşıyan bir parti ve üyelik anlayışı mevcuttur.

Taraftarları örgütsel çalışmamızın parçaları haline getirmeliyiz

Kitle çalışmalarının tüm faaliyetimiz içerisinde, önemine kıyasla çok sınırlı bir alan kapladığını, bunun yanlışlığını ortaya koyduk. Buradan aynı durum devam ettikçe örgütlenmede başarı sağlayamayacağımız bilinmelidir. Hangi nitelikte, ne kadar militanımızı bu göreve seferber edebildiğimizi, bırakalım geniş kitleleri var olan ilişkilerimize yılda kaç kez gittiğimizi, onlara ne götürdüğümüzü vb. hiçbir muğlâklığa izin vermeden cesaretle ortaya koyabilmeliyiz. Çünkü bir çalışmanın başarısı onun nicel oranıyla da kopmaz bir ilişki içerisindedir. ‘Sürekli ve düzenli’ bir faaliyeti mümkün kılamadığımızda, kitle ilişkilerimizi de ileriye taşıyamayacağımız tersine adım adım bu ilişkileri de kaybedeceğimiz bellidir.

Bu noktada parti taraftarlarımızla ilişkilerimiz dahi bize önemli veriler sunacaktır. Çoğu kez taraftarlarımızın ilgisizlikten yakındığını, belli tarihlerdeki etkinlikler, geceler, festivaller dışında onlara uğramayışımızı eleştirdiklerini hepimiz biliyoruz. Örneğin bu kapsamda şehit ailelerinin mücadelemizde bedel ödemiş taraftar veya ilişkilerimizin ‘sitemi’ daha çarpıcıdır. Kimi zaman yardım ve bağış kampanyaları, bilet satışı gibi kaygılarla taraftarlarımıza gittiğimizin algılanması ise çok daha ciddi bir olumsuzluktur.

Yetersiz ilişki ve olanaklardan söz ediyorsak açık ki en başta var olan ilişkilerimizi sağlıklı bir mekanizmanın parçaları haline getirebilmeliyiz. Mücadelenin daha acil ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için var olanı doğru değerlendirebilmek önemlidir. Bununla yetinilmeyeceği, var olan ilişki ve olanakların, yeni açılımların bir parçası haline getirileceği açıktır. Buradan hareketle farklı bir tartışmaya da kapı aralamak gerekiyor. Var olan taraftar ve ilişkilerimizi en iyi şekilde değerlendirme gereğini tespit ettik. Bunu hep vurguluyorduk zaten. Peki, bu yeterli midir? Ya da daha doğrusu bu, hedeflerimizin ne kadarını kaplamalı, işlevi ne olmalıdır?

(…)

Komünist, Sayı: 66, Ocak 2011

Not: Çalışmanın orijinalinden bazı bölümler tarafımızdan çıkartılmış ve düzenleme yapılarak yayınlamaya uygun hale getirilmiştir.