TKP-ML Komünist Kadınlar Birliği: 8 Mart’ın Mirası; Kutlama Değil, İsyan!

Yaşasın 8 Mart!

Yaşasın Anti-Emperyalist, Anti-Faşist Mücadele

8 Mart’ın Mirası: Kutlama Değil, İsyan!

8 Mart, 1857’de New York’ta dokuma tezgâhlarında daha iyi koşullar için direnirken can veren işçi kadınların mirasıdır. Yani bizim için 8 Mart, salt bir takvim günü değil; kadınların sömürüye, eşitsizliğe ve baskılara karşı başlattıkları örgütlü direnişin tarihsel simgesidir.

Dünya emekçi kadınlarının mücadelesi, 20. yüzyılın başlarında işçi sınıfının içinde şekillenmiş; Clara Zetkin’in öncülüğünde uluslararası işçi kadın dayanışmasıyla bugünkü 8 Mart’ı doğurmuştur. Bu tarih, kapitalizmin krizlerine karşı emekçi kadınların direniş geleneğinin bir parçası olarak örgütlü sınıf mücadelesi içinde yükselmiştir.

Bugün bizler, 8 Mart’ta sadece taleplerimizi haykırmıyor; kapitalizmin, emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçisi faşizmin yarattığı cehennemi yıkmak için mücadeleyi yükseltme çağrısı yapıyoruz.

Emperyalist Paylaşım Savaşı Çok Uzağımızda Değil

Dünya, üçüncü emperyalist paylaşım savaşının eşiğinde sallanıyor. Bir tarafta ABD-İngiltere öncülüğündeki NATO bloku, diğer tarafta Çin ve Rus emperyalizminin başını çektiği blok. Her iki blok da kendi çıkarları için, dünya halklarının kanıyla, canıyla, toprağıyla yeniden bir paylaşım savaşına hazırlanıyor.

Bu, kapitalizmin sistemik krizinin derinleştiği, emperyalistler arası çelişkilerin keskinleştiği bir dönemde, sermayenin yeni pazarlar, yeni sömürü alanları, yeni nüfuz bölgeleri arayışının kaçınılmaz sonucudur.

Bugünün dünyasında savaşın baş kışkırtıcısı olan ABD emperyalizmi, küresel hegemonyasını yeniden tesis etmek, gerileyen gücünü savaşla tahkim etmek için Ortadoğu’da İsrail ile birlikte yangın çıkarıyor. Dünya halkları biliyor ki, İran’a yönelik saldırıların sebebi ne ‘nükleer program’ ne ‘İran’ın bölgede bir tehlike olması’ ne de İran rejiminin halk düşmanı karakteridir. Saldırının ardında, Çin’i çevreleme, Avrasya’nın enerji koridorlarını denetleme, Rusya’nın güneyini kontrol altına alma hedefi yatıyor. ABD emperyalizmi, İran üzerinden yalnızca bir ülkeyi değil, gerçekte bağımsızlıkçı, anti-emperyalist tüm hareketleri de hedef alıyor.

Dün Venezuela’da devlet başkanını kaçırıp yönetimi değiştirmeye çalışanlar, Gazze’de çocukları katledenler, Rojava’da cihatçı yapılar eliyle halkın kazanımlarını tırpanlayanlar, yarın başka coğrafyalarda halkların kaderiyle oynayacak olanlar aynı emperyalist çıkarlardır. Bunların hepsi emperyalistlerin dünyayı yeniden paylaşım kavgasının farklı cepheleridir.

Bu gerçekliğe rağmen emperyalizm, kadınlara, kız çocuklarına ‘kurtarıcı’ rolüne bürünmeye çalışıyor. Oysa Ortadoğu’ya ‘kadın hakları’ getireceğini söyleyen NATO bombaları, kadınları ve kız çocuklarını enkaz altında bırakmış, onları savaşın en ağır yükünü taşımaya mahkûm etmiştir. İran’a yönelik saldırıların başladığı gün, bir okulda 165 kız çocuğunun katledilmesi, emperyalist barbarlığın kadınlara ve çocuklara biçtiği kaderin ta kendisidir. Savaş ve emperyalist saldırganlık, kadınların bedenleri üzerinden yürütülen en büyük kıyımdır. Emperyalizmin kadın söylemi, savaşın ve sömürünün maskesidir.

Bu nedenle anti-emperyalist olmayan bir kadın mücadelesi, savaşa teslim olmaktır. Biz komünist kadınlar, emperyalist savaşın karşısındayız ve biliyoruz ki bu savaş ancak devrimle, ancak emperyalizmin zincirlerini kırarak durdurulabilir. Kadınların kurtuluşu, ancak ve ancak emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçilerinin yenilgiye uğratılmasıyla mümkündür.

AKP-MHP İktidarının politikaları kadın ve LGBTİ+ kıyımını şiddetlendiriyor

Emperyalist saldırganlıkla paralel yürüyen bir başka cephe de içerideki faşist iktidardır. AKP-MHP faşist iktidarı, kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik politikalarıyla şiddeti sistematik olarak üretmekte ve meşrulaştırmaktadır.

Resmi söylemde “aile yılı” propagandası yapılırken sahada kadın cinayetleri artıyor. 2026 yılının daha ilk aylarında kadın cinayetlerine dikkatleri çeken çarpıcı olaylar yaşandı: 18 Şubat’ta ülkenin farklı illerinde altı kadın erkekler tarafından katledilirken, erkek şiddeti Mart ayının ilk günlerinde ise aynı isimde iki kadını yaşamdan kopardı. Fatma Nur Çelik isimli öğretmen öğrencisi tarafından katledilirken, Kuran’a Hizmet Vakfı sorumlusu Ayhen Şengüler’in istismarına karşı yıllardır mücadele veren, adalet için Adliye önünde nöbet tutan Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra’nın cansız bedenleri sahilde bulundu. Aynı gün öldürülen iki kadının isimlerinin aynı olması tesadüftü; uğradıkları şiddet tesadüf değildi. Bu cinayetler, devletin kadın düşmanı politikalarının erkek şiddetini nasıl teşvik ettiğinin kanlı belgeleriydi.

Zira iktidar ‘aile’ dedikçe kadınlar ölüme, çocuklar istismara, lubunyalar görünmezliğe itiliyor. Onların ‘kutsal aile’si, kadının, lubunyaların ve çocuğun hapishanesi olmak dışında bir anlam taşımıyor. Tüm halk bu şekilde tek tip bir baskı rejimi altında dizayn edilmeye çalışılıyor.

Devletin koruyup kolladığı, vergilerimizle beslediği tarikatlar ve cemaatler eliyle kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+’lar her türlü sömürüye maruz bırakılıyor. Okullarda Ramazan, iftar progandaları yapılırken, on binlerce çocuk yetersiz beslenme sorunuyla büyümeye çalışıyor. Tarikat yurtlarında çocuklar istismar edilirken, faşist iktidar bu yapıları tüm kurumlarıyla koruyup kolluyor.

Epstein dosyaları, her milliyetten, her inanıştan burjuvazinin kadın ve kız çocuklarına nasıl bir meta gözüyle baktığını çıplak bir gerçeklikle ortaya sermiştir. Dünyanın en zenginleri, en güçlü siyasetçileri, en ünlü akademisyenleri… Onlar için kadın bedeni, bir pazarlık nesnesi, bir güç gösterisi aracı, bir tüketim malıdır. Epstein yalnızca bir istisna değil, burjuva sınıfının kadına bakışının açık bir örneğidir. İster Karayiplerde bir ada, ister İstanbul’da bir tarikat yurdu olsun; kadın bedeni üzerindeki bu vahşi tahakküm, kapitalizmin özünde yazılıdır.

Bu nedenle, Epstein’ları yargılamak yetmez; onları doğuran sistemi yıkmak üzere bir mücadele gerekir. Tarikat yurtlarında çocukları istismar edenlerle, Epstein’ın adasında kız çocuklarını pazarlayanlar aynı zincirin halklarıdır. Biri “doğuda”, biri “batıda” ama ikisi de sermayenin kadın bedeni üzerindeki egemenliğinin tezahürleridir.

Yaşasın anti-emperyalist anti-faşist kadın mücadelemiz!

Yukarıda çizdiğimiz bu kara tablo karşısında tarafsız kalmak mümkün değildir. Ya emperyalist savaş bloklarının, faşist iktidarlarının ve sermayenin yanında durulacak; ya da işçi sınıfının, emekçi halkın, kadınların, çocukların, lubunyaların safında.

Biz safımızı ilan ediyoruz.

Kadınların kurtuluşu, parlamentolarda lütfedilecek kırıntılarla değil; örgütlü, bilinçli ve devrimci bir mücadeleyle kazanılacaktır. Tarih bunu defalarca göstermiştir. Haklar ancak mücadeleyle alınmış, geri çekilen her adım yeni saldırıları davet etmiştir. Bugün de farklı değildir.

Emperyalist savaş tehlikesi büyürken, faşizm içeride tahkim edilirken, kadınlara düşen görev yalnızca savunmada kalmak değildir. Bu ölüm makinesi patriarkal sisteme, emperyalizme ve faşizme karşı birleşik bir mücadele hattı örmektir.

Anti-emperyalist olmayan bir kadın mücadelesi eksiktir.

Anti-faşist olmayan bir kadın mücadelesi kırılgandır.

Sınıfsal bir temele dayanmayan hiçbir özgürlük talebi kalıcı değildir.

Bugün bizler, kadınların öfkesini örgütlü bir güce dönüştürme çağrısı yapıyoruz. Korkuyu değil dayanışmayı, yalnızlığı değil kolektif iradeyi büyütme çağrısı yapıyoruz.

Savaşa karşı barışı değil, savaş düzenini ortadan kaldıracak devrimci bir çözümü savunuyoruz.

8 Mart, geçmişin anısı değil; geleceğin ilanıdır. Bugün alanlara çıkan her kadın, yalnızca bir güne değil, yeni bir sisteme yürümektedir.

Yaşasın kadın ve lubunyaların örgütlü mücadelesi!

Yaşasın anti-emperyalist, anti-faşist devrimci dayanışma!

Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü!

Komünist Kadınlar Birliği

TKP-ML