TKP-ML MK SB Üyesiyle Röportaj: “MÜCADELE ETMEKTEN BAŞKA ÇIKIŞ YOLUMUZ, SAVAŞMAKTAN BAŞKA KURTULUŞ YOLUMUZ BULUNMAMAKTADIR!”(2)

MÜCADELE ETMEKTEN BAŞKA ÇIKIŞ YOLUMUZ, SAVAŞMAKTAN BAŞKA KURTULUŞ YOLUMUZ BULUNMAMAKTADIR!

 

– Kongrenizin en önemli kararlarından biri de KKB’nin oluşumu idi. KKB’ye kadar gelen süreci ve bugün kadın özgürlük mücadelesinde partinizin duruşunu özetler misiniz?

– Gerçeklikte Partimizin cinsiyet meselesine yaklaşımı, gerçekleştirdiği ilk konferansla ileri doğru atılmış önemli adımları da içeren ancak daha sonra bu meseleye cinsiyet körü bir yaklaşım geliştiren bir noktada olmuştur. Komünist partilerin içinde bulunduğu toplumun çelişkilerinden bağımsız olmadığı gerçekliğini kabul etmediğinizde bu çelişkilerden ileriyi temsil eden yönünde kendini değiştirmesi de kendiliğinden gerçekleşmemektedir. Yani evet, Partimiz kuruluşundan bu yana saflarında örgütlediği binlerce kadın kadro, militan ve taraftarına rağmen bu konuda komünist bir yaklaşım geliştirememiş, dönem dönem yaptığı çıkışlar ve harcadığı çaba ise meselenin özünü tartışmadığı için güdük kalmıştır.

8. Konferans’ta bu alana dair çalışma yapılmasını içeren kararın yer aldığı tek bir paragraf başta örgütlü kadın yoldaşlarımız olmak üzere Partimizin önüne koskoca bir dünyanın kapılarını açmıştır. Bu kararın uygulanması sürecinde birçok sıkıntı yaşanmıştır elbette ancak bunların çözümü hep cinsiyet sorunu bağlamında bizi bir adım ileri taşıyacak şekilde sonuçlanmıştır. Kadın Komitesi’nin kuruluşundan, özerk bir yapıya sahip Komünist Kadınlar Birliği’nin kuruluşuna kadar her adım çok önemli tartışmalar içermiştir.

Partimiz kuruluşundan bu yana, kadınların kurtuluşunun Partimiz saflarında örgütlenerek komünizme kadar sürece olan bir mücadele sonucunda gerçekleşeceğini ortaya koymuştur. Ancak 1. Konferans’ta karar altına aldığı “ayrı bir kadın örgütlenmesi” kararının 2. Konferans’ta iptal edilmesiyle birlikte bunun nasıl gerçekleşeceğine dair sistemli bir yaklaşım geliştirmemiştir. Geçmişi, tarihimizi bir bütün yok saymak olarak anlaşılmamalıdır bu ifademiz. Ancak kadınlara kurtuluşun adresini gösterip meseleyi bununla sınırlandırmak, bunun yol ve yöntemlerini tartışmamak, araçlarını yaratmamak hatta ayrı bir kadın örgütlenmesini “cinsiyetçilik” olarak değerlendirmek, kadınları “yedek güç” olarak tasvir etmek vs. bir komünist partisinin devrim yapma ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.

Sonuç olarak, daha önceki tüm çabaları görmezden gelmesek de şunu söylemeliyiz ki, 8. Konferans’ta alınan karar, bu doğrultuda kurulan Kadın Komitesi ve bu Komitemizin öncülüğünde kararın uygulanması için dişini tırnağına takan kadın yoldaşlarımızın çabası Partimizi bu tarihi adımı atmaya götürmüş ve 1. Kongremizde KKB’nin kuruluşu ilan edilmiştir.

Cinsiyet meselesi çok geniş bir konudur ve kadınlar özgürlüklerini kaybettikleri yerde, yani özel mülkiyetin ortaya çıktığı ve kendisi de özel mülkiyet olarak köleleştirildiği noktada özgürlüğünü kazanacaktır. Bu anlamıyla, Demokratik Halk Devrimi, Sosyalizm cinsiyetlerin özgürlüğünün çok büyük adımları olmakla birlikte, gerçek özgürlük komünizmin yaratacağı toplumsal yapıdadır.

Partimiz cinsiyet meselesine, sadece kadın-erkek eşittir genellemesi içinde bakmamaktadır. Diğer yandan, adına ne derseniz deyin, tüm sömürücü sistemlerin temel kolonlarından birini cinsiyet sorunu oluşturur. Yani o kolona yönelik her hamle, aynı zamanda sömürücü sistemi yıkmaya yöneliktir. Tam da bu gerçeklik içinde Kongremiz, cinsiyet sorununu temel meselelerden biri olarak ele almış ve oluşturduğu programda, toplumsal yapıya dair çelişkilerde hak ettiği yeri vermiştir.

– Yayınlarınızda ve açıklamalarınızda “yenilenme” bunun yanısıra “gençleşme ve kadınlaşma” vurgunuz var. Bu tam olarak ne anlama geliyor? Partiniz nasıl gençleşip kadınlaşacak?

– Kaypakkaya yoldaş partinin ismini tartışırken Lenin yoldaşa atıfla sözlerini şu şekilde bitiriyor: “Ve biz kendi kendimizden mi korkacaktık! Biz, ‘her zaman’ giydiğimiz ‘sevgili’ pis gömleğimizle mi yetinecektik?… “Kirli gömleği çıkarıp atmanın zamanıdır, temiz çamaşır giymenin zamanıdır!

Türkiye devrimci hareketinin ’71 çıkışının komünist yüzünü oluşturan partimiz mücadelesine “eski gömleğini çıkarıp, temiz çamaşırları giyerek” başlamıştır. Eskiyene, çürüyene, bayata, statükoculuğa, dogmatizme karşı mücadele ederek, “burjuva karargahları bombalayarak” tarih sahnesine çıkmıştır.

Ne var ki bu devrimci atılım süreklileştirilememiş, yeniden ve daha üst boyutta üretilememiştir.

Muzaffer Oruçoğlu, Tohum adlı yarı belgesel romanında Malatya Bölge Komitesi toplantısından bir anektod aktarır. İbrahim Kaypakkaya, partimizin kuruluş adımlarını atarken, dünya çapında ekonomik krizin derinleştiğinden ve bu krizin ülkemizdeki krizi daha da katmerleştireceğinden, kitlelerin mücadelesinin dalgalar halinde yükseleceğinden bahseder. Ve en büyük korkusunu açıklar: “Ben şahsen bu dalgaları, böyle gidersek kucaklayamayacağımız, bu dalgaların gerisinde kalacağımız korkusu içindeyim!” Ve ekler; “kendiliğinden gelişim öncünün gelişiminden bir hayli hızlıdır. Bunu göremiyorsunuz. Göremediğiniz için de mükemmel bir çaba içerisinde değilsiniz, değiliz.”

Ne yazık ki Kaypakkaya yoldaşın korkusu gerçek olmuş, tarih Kaypakkaya’nın öngörüsünü doğrulamış ve öncü, kitlelerin kendiliğinden gelişiminin gerisinde kalmıştır. Bu anıyı neden aktarma gereği duyduk? Partimizin bu devrimci yanı zamanla körelmiştir. Özellikle kitle hareketleriyle ilişkilenmede, kitlelerin öğrencisi olmada, onlardan öğrenmede ve kitlelerin kendiliğinden hareketleriyle ilişkilenmede kimi dönemler olumluluklar barındırsa da esasta başarılı olamamıştır. Bu durum, partinin sınıf mücadelesiyle devrimci temelde ilişkilenmesini sakatlamıştır. MLM bilimini bir dogma değil eylem kılavuzu olarak kavrayamamanın ürünü olarak gelişen bu durum, partinin gelişip güçlenmesinin, kitlelerin içinde kök salmasının ve dahası sınıf mücadelesi pratiği içinde teorisini geliştirmesinin önünde engel olmuştur.

Nedir bu devrimci yön? Partimizin devrimci temellerinin atılmasına vesile olan bu yönü bizzat Kaypakkaya’nın tarzında görürüz. O, örneğin 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nde Ankara’dadır. Haberi alır almaz, İstanbul’a gider ve direnişe katılır. Bu direnişten, şu anda partimizin programını oluşturan devrimci sonuçları çıkarır. Benzer durum, Değirmenköylülerin toprak işgalinde yaşanır. Örnekler çoğaltılabilir. Kısacası nerede bir kitle hareketi, mücadelesi, devrimci bir dinamik varsa Kaypakkaya oradadır. Kitlelerin bu kendiliğindenci hareketinden öğrenmede açtır. Bu hareketlerden, mücadelelerden öğrenir ve kendisini daha üst bir temelde yeniler. Eskiyen, geride kalan ne varsa eleştirisinin hedefine oturtur. İşte yenilenmek budur! Kendisini anda yaşanan kitle mücadelesinden öğrenmede sorumlu ve bu mücadeleden devrimci sonuçlar çıkarmada görevli hissetmek! Teoriyi ancak ve ancak bu şekilde devrimci kılabilirsiniz. Bu yapılmadığında teori sizi tutuklaştırır. Statükocu ve dogmatik yapar.

İzin verirseniz yine Kaypakkaya yoldaştan bir örnekle devam edelim. Partimizin her vesileyle tekrarladığı bir sözü var önder yoldaşın: “Kitleler içinde kök salmış, demir disiplinli, subjektivizmden, revizyonizmden ve oportünizmden arınmış, özeleştiriyi uygulayan çelik gibi bir parti, silahlı savaş içinde gelişecek güçlenecektir. Böylece bayatı atıp tazeyi alacak ve burjuva unsurlardan arınacaktır.”

Kaypakkaya yoldaşın bu sözlerini çokça tekrarlamışızdır. Ama örneğin burada ifade ettiği “bayatı atıp tazeyi aldık” mı? Ne yazık ki buna evet diyemiyoruz.

Kaypakkaya’nın yöntemine, onun kitlelerin hareketleriyle ilişkilenmesine, kendiliğinden kitle hareketlerine yaklaşımına ve genel olarak sınıf mücadelesi karşısında konumlanışına baktığımızda, onda yenilenmenin, bayatı atıp tazeyi almanın çok güçlü olduğuna tanık oluyoruz. Ne yazık ki Kaypakkaya yoldaşın katledilmesinden sonra, onun öğrencileri olarak bizlerin, onun bu yöntemini layıkıyla kavrayabildiğimiz ve hayata geçirdiğimiz söylenemez. Elbette partimiz, Kaypakkaya yoldaştan sonra büyük fedakarlık ve bedeller ödeyerek mücadelesini sürdürmüştür. Kimi dönemler kitlelerin kendiliğindenci hareketi içinde yer almış ve kendisini bu hareketler içinde yeniden yeniden örgütlemiştir. Ancak bunu artan biçimde süreklileştirebildiğimiz söylenemez. En azından sonuçtan hareketle bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Örneğin Kaypakkaya yoldaşın tezlerini ileriye sürdüğü dönemden günümüze neredeyse yarım asırlık bir süre geçti. Bu süreç içinde dünyada ve Türkiye toplumunda önemli değişimler yaşandı. Program meselesine dair sorunuzda açmaya çalıştık. Ya da örneğin Kaypakkaya döneminde günümüzdeki gibi bir kadın hareketi yoktu. Yine Kürt ulusal sorunu bu derece yakıcı bir şekilde hissedilmiyordu. Veya çevre sorunu… Örnekler çoğaltılabilir. Şimdi partimiz bu çelişkilere dair bir şeyler söylemeyecek mi? Elbette devrim diye, iktidar diye bir sorunu olan parti, bu çelişkilere dair yeni şeyler söylemelidir. Yeni örgütlenmelere gitmeli, kendisini durmadan yenilemelidir.

 

– Kadınlaşma ve gençleşme vurgunuz?

– Partimiz, sadece kadınlaştığı, gençleştiği oranda değil, LGBTİ+’laştığı, Kürtleştiği, Alevileştiği … oranda ülke devrimimizi gerçekleştirebilecektir. Bu partimiz açısından net bir görüştür. Partimiz, işçi sınıfının öncü ve önder örgütüdür. İşçi sınıfı önderliğinde devrimden çıkarı olan bütün sınıf ve katmanların çıkarını savunur. Savunmalıdır. Biliyorsunuz halk kavramı devrimden çıkarı olan sınıf ve katmanları kapsar. Dolayısıyla halk saflarında gördüğümüz her sınıfın, katmanın, topluluğun ve bireyin haklarını savunur ve savunmalıdır. Hakim sınıfların her türlü baskısına karşı, kendisini ezilenin, mazlumun, baskıya uğrayanın yanında konumlandırır. Bu komünist olmanın, devrimciliğin ilk şartlarından biridir.

Şimdiki durumda nüfus olarak Türkiye halkının yarısını oluşturan ve istisnasız her gün giderek artan oranlarda katledilen kadınların olmadığı bir devrim mümkün müdür? Bu anlamıyla partimizin kadınlaşması, dünyaya ezilenin ezileni yani kadının gözünden bakması bir gerekliliktir. Türkiye devrimi için bir zorunluluktur bu. Partimiz bu hedefini kendi örgütsel faaliyetinde somutlayamazsa, devrimi gerçekleştiremeyecektir. Bu nettir. Nitekim kongremizde kuruluşu ilan edilen Komünist Kadınlar Birliği’miz bu bilincin ürünüdür.

Benzer durum gençleşme sorunuz için de geçerlidir. Şimdilerde burjuva medyada X, Y, Z kuşakları tartışması var. Hatırlanırsa benzer tartışmalar Gezi İsyanı döneminde de yapılmıştı. Partimiz, gençliği kazanamayanın yarını kazanamayacağını öteden beridir dillendirmektedir. Halihazırda bunun partimizdeki somut karşılığı komsomol örgütlenmemizdir.

Şimdiki durumda gençliğin içinde bulunduğu özgün durumu doğru tahlil edemeyen, gençliğin andaki sorunlarına doğru çözümler üretmeyen bir partinin gençliği kazanamayacağı açıktır. Bunun için de Partimizin doğrudan gençliğin dinamizminin gözünden dünyayı görmesi gerekmektedir.

Partimizin saflarında eski ve yeni, deneyimli ve deneyimsiz, yaşlı ve genç yoldaşlar bulunmaktadır. Şimdiki görevimiz bu iki kesim arasında doğru diyalektik bir ilişki kurabilmektir. Yaş almış yoldaşlarımızın biriktirdiği derya gibi deneyimle, ideolojik altyapısı sağlam duruşla gençliğin dünyayı temellerinden sarsacak dinamizmini, statükoları altüst eden cüretini, yeniliklere açık yapısını birleştirmektir bu diyalektik ilişki. Bu konuda genç yoldaşlarımız da yaş almış yoldaşlarımız da mütevazı ve birbirine doğru adım atan bir pozisyonda hareket etmelidir. Stalin yoldaşın dediği gibi; “Eğer Partimiz, eski kadrolarla birlik ve işbirliği içinde çalışan çok sayıda yeni kadroya sahip olmazsa, davamız yarı yolda kalır.”

Kongremizde bu yönlü kimi yaklaşımlar geliştirilmiştir. Partimizin kadro ve üye politikası tartışılmış ve kimi somut adımlar atılarak, çeşitli planlamalar da yapılmıştır.

 

– İttifaklara, cephelere bakışınız nedir? Bu bağlamda HBDH’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Aslında partimizin ittifaklara, eylem birliklerine yaklaşımı bilinmiyor değildir. Keza birleşik cephe anlayışı da öyle. 1. Konferansı’mızdan sonra Ağustos 1978’de yayınlanan Komünist’in ikinci sayısında meseleye dair belli bir yaklaşım geliştirilmiştir. Yine daha sonraki yıllarda tüm yayınlarımızda meseleye dair partimizin yaklaşımı, ele alış genişçe değerlendirilmiştir.

Kongremizin meseleye yaklaşımını “sürecin ağırlığı ve faşizmin saldırganlığının üst boyutta olması, beraberinde devrimci komünist hareketlerin birlikte hareket etmesini ikili ya da çoklu eylem birlikleri içinde süreci karşılaması gerektiğini dayatmaktadır” olarak özetleyebiliriz. Bunu ifade ederken somut bir durumdan hareket ettiğimiz bilinmelidir. Gerek dünyada ve gerekse de ülkemizde son yıllarda yaşanan gelişmeler bunu göstermektedir. Meselenin emperyalist kapitalist sistemin 2008 yılında başlayan ve bir türlü atlatamadığı kriziyle ilişkisi vardır. Son süreçte yaşanan virüs salgını da bu krizi derinleştirmiş durumdadır. Ekonomik kriz beraberinde hakim sınıfların krizi atlatmak ve düşen kâr oranlarını yükseltmek için işçi sınıfına ve halka saldırmasını, klasik deyimle “faturayı işçi sınıfı ve halka kesmesi”ne neden olmaktadır.

Hakim sınıfların bu politikalarında başarılı olabilmesinin yolu, devrimci komünist dinamiklerin ortadan kaldırılması, kitlelerin kendiliğinden gelme mücadeleleriyle daha baştan ilişkilenmesinin önünün kesilmesidir. Bunun için topyekûn bir imha dayatılmaktadır. Faşizmin azgınlığı, saldırganlığının boyutu, içinde bulunduğu ekonomik kriz ve bununla bağlantılı olarak yönetememe kriziyle paralel bir seyir izlemektedir. Bu nedenle bir yandan devrimci komünist harekete saldırmakta, diğer yandan ise kendi gücünü tahkim etmektedir. Bekçi yasası, çoklu baro tartışmaları, pandeminin ortasında doktorların öz örgütlülüğünün dağıtılması gerektiğinin dillendirilmesi ve kimi İslamcı faşist kişiliklerin TV ekranlarında “50-30 kişiyi götürmek”ten bahsetmeleri, kadınlara ve çocuklara yönelik taciz tehditlerinde bulunmalarının vb. nedeni budur.

Başta devrimci komünist hareket olmak üzere, ilerici-devrimci bütün dinamiklere yönelik bir diz çöktürme, nefessiz bırakma saldırısı söz konusudur. Saldırının kapsamı ve boyutu, hiçbir devrimci örgütün ya da somutta partimizin saldırıyı karşılamaya ve düşmana etkili bir şekilde karşı saldırıya dönüştürmeye muktedir değildir. Bunu söylerken bir iddiasızlıktan bahsetmediğimiz bilinmelidir. Tespitimiz nesnel gerçeklikle ilgidir.

Halka, devrimci ve komünist harekete dayatılan diz çöktürme ve nefessiz bırakma saldırısına karşı bu anlamıyla kısa ve uzun vadeli eylem birlikleri içinde olmak, devrimci direnişi ve dayanışmayı her alanda büyütmek nesnel bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu anlamıyla yine kongremizin meseleye yaklaşımından hareket ederek devam edersem; Kongremiz “HBDH’ın önemli bir olanak” olduğu vurgusunda bulunmuş durumdadır. Partimizin özellikle Kürt ulusal sorunu olmak üzere, ülkemizde yaşanan çelişkilerle ilişkilenmek, silahlı mücadelenin geliştirilmesi, faşizme yönelik daha etkili ve ortak eylemlerin gerçekleştirilmesi amacıyla başta Kürt ulusal özgürlük hareketi olmak üzere bir dizi devrimci örgütle birlikte kuruluşunda yer aldığı HBDH, bu açıdan son derece önemlidir.

HBDH, partimiz açısından sınıf mücadelesinin, özellikle de silahlı mücadelenin, ortak düşmana karşı birlikte yönelmenin ve elbette Partimizin uzunca bir süredir oportünizm tarafından kemirilen devrimci yönlerinin güçlendirilmesi olarak ele alınmaktadır. Bu eylem birliği içinde yer almak partimiz açısından politik bir konu olarak değerlendirilmiştir. Sonuçta Partimiz kendi ideolojisine, politik duruşuna güvenmektedir. Bu tür eylem birliklerinde yer almayı çeşitli gerekçelerle reddetmek ideolojik duruşa, komünist dünya görüşüne dair bir probleme işaret ettiği kadar, kendine güvensizliğin de bir ürünüdür. Bunun da altında yatan neden, ideolojik duruş adı altında, kendi görevlerini başkalarına havale etmek ve aslında hiçbir şey yapmamak, MLM’yi bir eylem kılavuzu olarak değil dogma olarak kavramaktır. MLM savunuculuğu adı altında statükoyu korumaktır.

Kongremiz HBDH konusunda partimizin iç sorunları nedeniyle görevlerini layıkıyla yerine getiremediğine, bu örgütlenmeye yönelik hak ettiği ilgiyi veremediğine de işaret etmiş durumdadır. Bu örgütlenmeye ilişkin halen önemli eksikliklerimiz vardır. Ancak süreç içinde bu eksikliklerimizi gidermeyi hedefliyoruz.

Gerek HBDH ve gerekse de diğer devrimci örgütlerle sürecin ağırlığına ve özgünlüğüne uygun olarak eylem birlikleri içinde olmayı önemsiyoruz. Bu konuda halihazırda kimi adımlarımız da vardır.

Asıl hareket noktamız, partimiz ya da devrimci örgütlerin çıkarlarından önce işçi sınıfının ve halkın çıkarlarını gözetmektir.

Az önce ifade etmeye çalıştığım gibi içinden geçtiğimiz sürecin özellikleri, düşman saldırısının boyutu ve kapsamı, devrimci ve komünist hareketin içinde bulunduğu durum beraberinde bizlerin mümkün olduğunca yan yana durmamızı koşulluyor. Bu objektif bir gerçeklik olarak ortaya çıkıyor. Böyle bir durumda, farklılıkları değil aynılıkları ön plana çıkarmak, birlikte yürümeyi her zamankinden fazla zorlamak gerekiyor.

MLM’ler açısından bunu başarabilmenin imkanları daha fazladır. İlkesel olmayan farklılıkları ön plana çıkararak ortak iş yapmaktan uzak duran her yapının, -kendine isterse komünist desin- kaybedeceği kesindir. Dolayısıyla partimiz içinden geçtiğimiz sürecin özelliklerine uygun olarak eylem birliklerini önemsemektedir. Bu eylem birlikleri kısa ya da uzun vadeli olabilir. Temel hareket noktamız dediğimiz gibi halkımızın çıkarıdır.

Örneğin geçtiğimiz dönem çeşitli alanlarda 18 Mayıs vesilesiyle İbrahim Kaypakkaya yoldaşın anmaları kimi alanlarımızda başta MKP olmak üzere çeşitli devrimci örgütlerle birlikte gerçekleştirildi. Ortaya çıkan enerji, verilen tepkiler dikkate değerdir. Bu durum bile bizlerin ne yapması gerektiğine dair işarettir. Bu türden eylem birlikleri içinde olmayı önemsiyoruz. Kongre irademizin bu yönlü güçlü bir yaklaşımı vardır.

 

– Yeri gelmişken Kürt hareketine dair tanımlamanızı yenilediniz. Ayrıca ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramı ile birlikte Özgürce Ayrılma Hakkı ifadesini de kullanıyorsunuz…

– Evet doğrudur. Kongremiz Kürt ulusal hareketine yönelik tanımlamasını, Kürt ulusal özgürlük hareketi olarak değiştirmiş durumdadır. Bununla birlikte partimizin kuruluşundan itibaren kullanageldiği Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı kavramlaştırılmasının daha net ve anlaşılabilir olmak açısından Özgürce Ayrılma Hakkı olarak kullanılması gerektiğini kararlaştırmış durumdadır.

Kürt ulusal sorununun gerçek anlamda çözümü için ilk ve temel şart “özgürce ayrılma hakkı”nın tanınmasıdır. Bu tek devrimci çözümdür. Bu hak tanındıktan sonradır ki, ezilen ulusun ayrılması ya da birlikte yaşaması, ezilen ulusun özgür iradesiyle gündeme gelecektir. Bundan sonrası ayrı bir tartışmadır.

Şu gerçeğin altını bir kez daha çizmeliyiz: Politik iktidarı ele geçirmek için tüm çelişkilerin, devrimci dinamiğiyle buluşmak zorunluluktur. Sınıf mücadelesi ezilen inanç ve mezhepler, ezilen ulus, ezilen cinsler veyahut da çevre sorunu vb.ni kapsar şekilde ve her birinin özgüllüğünü görerek ele alınması gerekir. Lenin’in başta “Ne Yapmalı?” olmak üzere birçok eserinde bu konuya dair sayısız çözümleme vardır. Bu çözümlemelere dayanarak diyebiliriz ki; sınıf mücadelesi “çok yönlü bir savaşımdır”. Bir sorunun, çelişkinin sınıfsal kökenini teorik olarak çözümlemek işin sadece başlangıcıdır. Örneğin ulusal sorun tartışmasında sorunun esasını belirlemek bir adımken politik olarak baktığımızda ikinci ve esas adım dil, kültür, eğitim ve siyasi temsiliyet sorunları, fiziki baskı ve işkence, zorla göç ettirme vb.ne karşı somut örgütlenmeler yaratmak “somut koşulların somut tahlili”nden yola çıkarak politika ve hareket tarzı oluşturmaktır.

Sınıf mücadelesinde temel sorun Lenin’den benzetmeyle söylersek tüm derecikleri tek bir ırmakta birleştirebilme ve iktidara yöneltebilme becerisini göstermektir. Politika tamamen yaşamın içindeki çelişkiler dikkate alınarak yürütülür.

Burada tartıştığımız esas noktalardan biri de Kürt ulusal sorununda bizim nerede durduğumuzdur. Asıl sorulması ve cevaplanması gereken budur. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız teorik çözümlemelere karşın komünistlerin hareket noktası ne olmalıdır? Diğer bir ifadeyle bütün analiz ve teorik tespitleri Kürt ulusal özgürlük hareketine göre mi tanımlayacağız yoksa kendimize göre mi? Çözümlememizi dışımızdaki bir güce göre yaparsak kendi rolümüzü silikleştirme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Bu meselede partimiz kendi rolünü ve görevlerini ortaya koyarak sorumluluğumuzu yerine getirme göreviyle karşı karşıyadır.

Partimiz her dönem olmasa da dönem dönem yukarıda işaret ettiğimiz hataya düşmüş, ulusal sorunda rolünü silikleştirilmiştir. Meseleyi kendi dışında görerek bu hareketle ilişkilenmede sorumluluğunu yerine getirmemiştir. Bir kez daha ifade etmemiz gerekirse, partimizin görevi tüm devrimci dinamiklerle sınıf mücadelesi ekseninde ilişkilenmektir. Ve bu ilişkilenmenin esas yönü de komünist partisidir.

 

– Yukarıda bahsettiniz ama ezen ulusla ezilen ulus ve milliyetler arasındaki çelişmeyi programa alma meselesini biraz daha açabilir misiniz?

– Ülkemiz somutunda şu anda başlıca çelişkilerden biri olarak Kürt ulusal sorunu ön plandadır. Bu gerçekliği partimiz; “ezen ulusla ezilen ulus ve milliyetler arasındaki çelişme” olarak formüle etmiş durumdadır. Kuşkusuz bu formülasyonumuzda Kürt sorunu açıktan ifade edilmemiştir. Ezen ulus olarak Türk ulusu, ezilen ulus olarak Kürt ulusu ve bunun dışında ülkemizde yaşayan Müslüman-Hıristiyan azınlık milliyetlere mensup toplumlar arasında yaşanan ezme, imha, yok sayma, asimile etme saldırılarından hareketle bir çelişkinin varlığına işaret edilmiştir.

Kaypakkaya yoldaşın başta Kürt ulusal sorunu başta olmak üzere ülkemizde ulusal soruna dair ileriye sürdüğü tezlerin üzerinden yarım asra yaklaşan bir süre geçti. Onun sadece ülkemiz açısından değil, başta Ortadoğu’da yaşayan ulus ve milliyetlerin mücadelesini değerlendirmek ve bu mücadelelerle komünist temelde ilişkilenmek için bu tezler halen güncelliğini ve önemini koruyor.

Ancak kabul etmek gerekir ki; aradan geçen yarım asırlık süre içinde hem Türkiye’de hem de Ortadoğu coğrafyasında önemli değişiklikler oldu/oluyor. Örneğin Kaypakkaya yoldaş ulusal soruna ilişkin çözümlemesini yaparken PKK henüz kurulmamıştı. Her ne kadar Kaypakkaya, geçmiş Kürt isyanlarından hareket ederek büyük bir öngörüyle olası bir Kürt hareketinin gelişimine işaret etmiş ve komünistlerin tavrının ne olması gerektiğine değinmiş olsa da gelinen aşamada yaşanan değişim ve gelişmeleri, Kaypakkaya yoldaşın ulusal soruna ilişkin temel tezlerinden hareketle güncelleyip yeniden üretmemiz gerekiyor.

Türkiye toplumunun içinde bulunduğu duruma şöyle bir bakıldığında bile, gerek hakim sınıfların kendi arasındaki mücadele ve gerekse de onların faşist devletinin halka yönelik saldırısında ulusal meselenin önemli ve belirleyici bir yerde durduğunu görüyoruz. PKK’nin ortaya çıkışı ve yürüttüğü gerilla savaşının faşizmi önemli oranda zorladığı bilinmektedir. Savaş başta Türkiye Kürdistanı’nda olmak üzere Türkiye toplumunda önemli değişikliklerin yaşanmasına da neden oldu. Her şey bir yana faşist devletin Kürt ulusuna yönelik saldırganlığı, örneğin ’90’lı yıllarda katliamlar, köy yakma ve boşaltmalar, ambargo uygulamaları, yayla yasakları vb. nedeniyle bölgeden tahminen 5 ila 6 milyon insanın göç etmesine neden oldu. Bu durum Kürt ulusu açısından hem ulusal hem de sınıfsal baskının daha da katmerlenmesine yol açtı. Komünistler açısından da Kürt halkının üretim araçlarından koparılarak şehirlere yığılması, açlık, yoksulluk ve işsizliğe mahkum edilmesi, “proletaryanın ezileni” haline gelmesi önemlidir. Şimdiki durumda bu “rol” başta Suriyeliler olmak üzere göçmenlere düşmüş görünüyor. Suriyeli mülteciler ucuz ve güvencesiz iş gücü olarak, sistemin çarkları arasında alabildiğine sömürüye tabi tutuluyor. Hem sömürülüyorlar hem de ırkçı, şoven saldırılara maruz kalıyorlar.

Kısaca Kürt ulusuna yönelik gerçekleştirilen savaş sadece askeri alanda değil, toplumsal, ekonomik, sosyal, kültürel vb. birçok alanda Türkiye toplumunda değişim yaşanmasına neden olmuştur. Askeri alanda gerillayı bitirmek için kendini yenileyen faşizm, gelinen aşamada teknik üstünlüğe ve savunma sanayi adını verdiği silah üretimine yoğunlaşmıştır. Ekonomik alanda Türkiye Kürdistanı’nda tarımsal üretimi bitirmiş, hayvancılık da yayla yasakları vb. nedenlerle önemli oranda geriletilmiştir.

Türk hakim sınıflarının gerek halka yönelik saldırılarında ve gerekse de kendi aralarındaki klik dalaşında, “Kürt kartını” etkili bir şekilde kullandıkları da bilinmektedir. Hakim sınıflar halka yönelik saldırılarını ırkçılık ve şovenizm kartını kullanarak perdeleyebilmektedir. Kürt halkı izlenen politikalarla “şeytanlaştırılmakta” ve hedef gösterilmektedir. Kürtçe konuştuğu, Kürtçe müzik dinlediği ya da sırf Kürt olduğu için katledilmek sıradanlaşmış durumdadır.

Kaypakkaya yoldaş, ülkemizde faşizmin yukarıdan aşağıya devlet eliyle örgütlendiğini ifade etmektedir. Bu doğru bir görüştür. Ancak günümüzde Kürt ulusal mücadelesine yönelik saldırganlık, uygulanan özel devlet politikaları, psikolojik savaş yöntemleriyle ırkçılık ve şovenizm tabana yayılmış durumdadır. Türk hakim sınıfları Türk olma yani ezen ulus olma “ayrıcalığını” toplumun en küçük birimlerine kadar yaymış ve yeniden üretir hale getirmiştir.

Türk devleti artık sadece sınırları içinde değil, sınırları dışında da Kürt ulusal Hareketi’ne yönelmektedir. Savaşı Rojava ve Irak Kürdistanı’na taşımış, burada işgal ettiği yerlerle birlikte Kürt ulusuna yönelik imha ve asimilasyon dayatmaktadır. Faşist devlet, bu parçalarda Kürt ulusunun herhangi bir statü kazanmasını kendi varlığı açısından tehdit olarak görmektedir. Bu nedenle de sadece sınır içinde değil, sınır dışında da Kürt kazanımlarını hedeflemektedir. Tabii bir de Rojava örneğinde ortaya çıkan demokratik kazanımlar, başta TC faşizmi olmak üzere bölge gericiliği için tehdit unsuru olarak kodlandığından daha başından buradaki devrim boğulmak istenmiştir. İlk önce DAİŞ gericiliği ve ona verilen destekle, Kürtlere saldırılmış ancak bu güçler başarılı olamayınca devreye bizzat TC’nin kendisi girmiştir. Rojava Devrimi’ni boğmak için önce Cerablus, El Bab hattı, sonra Afrin ve en sonunda Gri Spi-Serekaniye hattı işgal edilmiştir.

Kürt ulusal özgürlük hareketinin mücadelesi başta T. Kürdistanı olmak üzere Kürdistan’ın diğer parçalarında önemli etki yaratmış durumdadır. Her parçada yaşanan gelişmeler diğer parçaları da etkilemektedir. Bu durum komünist hareket açısından dikkate alınmalıdır. Bütün bu gelişmeler beraberinde ülkemizde politika adına söz söyleyen her aktörün, Kürt sorunuyla doğrudan ya da dolaylı bir biçimde ilişkilenmesini doğurmaktadır. Hal böyleyken partimizin kongresinde Kürt ulusal sorunundan hareketle “ezen ulusla ezilen ulus ve milliyetler arasında çelişme”yi başlıca çelişmeler içinde değerlendirmesinden daha doğal ne olabilir ki?

Günümüzde Kürt halkı ve Kürt ulusal hareketiyle ilişkilenmeyen, bu hareketin emperyalizmin ve TC faşizminin siyasal köleleştirme ve kültürel kimliksizleştirme saldırısına karşı mücadelesine kayıtsız kalan bir anlayışın bırakalım komünistliğini devrimciliği bile tartışmalıdır. Komünistler açısından durum net olmak zorundadır. Bir yandan Türkiye devrimi açısından başlıca çelişmeler içinde yer alan ezen ulus ile ezilen ulus arasındaki çelişmenin çözümü için mücadele etmek, bu görevi asli görevlerinden biri olarak görmek; diğer yandan ise siyasal köleleştirme ve kültürel kimliksizleştirme saldırısına karşı mücadele eden Kürt ulusal özgürlük hareketi ile her alanda dayanışmak, birlikte mücadelenin koşul ve olanaklarını yaratmak…

 

– Bu bağlamda Kürt ulusal hareketin emperyalistlerle ilişkisi üzerinden partinize dönem dönem yönelen eleştiriler oluyor…

– Bu eleştirileri hem ciddiye alıyor hem de almıyoruz. Ciddiye almıyoruz çünkü Kürt ulusal özgürlük hareketinin bu konuda açıklamaları var. Bunları dikkate almak zorundayız. Pratikte ise emperyalistlerin Kürt hareketini devrimci zeminden uzaklaştırma, kendi çizgilerine çekme çabası öteden beridir var. Bu bilinen bir şey. Bunu tespit etmek için komünist olmaya gerek yok! Kürt hareketinin kadroları da emperyalistlerin bu hedeflerini dönem dönem verdikleri röportajlarda ifade ediyorlar. Emperyalist güçler bir yandan Kürt hareketini Ortadoğu’da tıpkı Barzani çizgisinde olduğu gibi kendi çıkarları doğrultusunda konumlandırmak istiyorlar, diğer yandan örneğin ABD’nin yaptığı gibi Kürt hareketinin kimi önder kadroları hakkında “terörizm” suçlamasında bulunuyorlar. Amaç açık. Kürt hareketinin devrimci dinamiğini baskılamak ve kendileriyle olan kan uyuşmazlığını ortadan kaldırmak. İşbirlikçi bir çizgi haline getirmek…

Sahada, pratikte ise şöyle bir durum var. Kuşkusuz DAİŞ, Kobanê’ye saldırdığında ABD emperyalizmi koalisyon güçleri olarak savaşa dahil oldu. ABD emperyalizmini çağıran, ondan yardım isteyen Kürt hareketi değildi. (İlginçtir bu süreçte TC sürekli olarak bölgede “Kürtleri değil beni tercih et” propagandası yaptı.) Kürtler dört bir yandan kuşatılmışken ve bir ölüm kalım savaşı verirken emperyalistlerin başta silah olmak üzere lojistik yardımını kabul ettiler ve de bu ilişkiyi sahada taktik bir ilişki olarak tanımladılar.

Son süreçte bu türden eleştirilere en iyi yanıt Rus emperyalistlerinin desteği ve hava sahasını kullanıma açmasıyla Kobanê’nin işgal edilmesi ve yine ABD’nin göz yumması ve hava sahasını kullanıma açmasıyla Gri Spi-Serekaniye hattının TC faşizmi tarafından işgal edilmesin göz yumulmaması örnekleri üzerinden verilebilir. Kürt hareketinin emperyalistlerle tarif edilen türde bir işbirlikçilik durumu olsaydı, emperyalistler bu tür hamleler yaparlar mıydı? Ortada çok denklemli, karmaşık bir durum var. Ancak az önce ifade ettiğim emperyalistlerin faşist TC’nin işgaline yol vermesi aynı zamanda Kürt hareketinin bölgedeki gücünü zayıflatmak, geriletmek içindir. Kürtlerin zayıflatılması, Rusya açısından Esad rejimine fayda sağlamak, ABD emperyalizmi ve koalisyon güçlerinin hesabı ise bu tür işgal girişimlerine izin vererek Kürt hareketini kendilerine bağımlı hale getirmektir.

Kısaca emperyalistlerin, Rojava’da ortaya konulan demokratik yönetimle bir kan uyuşmazlığı olduğu son derece açıktır. Bütün amaçları, Rojava’nın devrimci dinamiğini ortadan kaldırmaktır.

Öte yandan elbette eleştiriler ciddiye alınmalıdır. Ve elbette eleştirinin nedeni önemlidir. Bu türden eleştiri sahiplerinin bir kısmının sosyal şoven yaklaşımdan hareket ederek Kürt halkına yönelik milli zulme karşı görevini yerine getirmemenin, bundan kaçmanın bir gerekçesi haline getirdikleri için eleştirilerini önemsiyoruz. Ve bu tür anlayışlarla aramıza kalın bir çizgi çekiyoruz.

Partimiz, Kürt hareketinin “emperyalizmle ilişkisine” değil, ezilen bir ulusun demokratik, haklı ve meşru eylemine omuz vermektedir. Biz meselenin bu yanıyla ilgileniyoruz. Aslında bu türden eleştirilere daha en başından Kaypakkaya yoldaş yanıt olmuş durumdadır.

Partimiz Kürt ulusal özgürlük hareketinin arkasında emperyalizmin parmağını arama tartışmasını yapmamakta, Türk hakim sınıflarının zorla bastırma, imha ve inkar saldırılarına karşı mücadele etmektedir.

 

Ortadoğululaşma şeklinde yönelim ortaya koydunuz. Bu ne demektir?

– Bu çok önemli bir soru. Evet kongremizde böyle bir yönelim ortaya koyduk. Meselenin önemli bir arka planı var. Bu sınırlı zaman diliminde kısaca şunları ifade edebilirim; Ülkemiz bir Ortadoğu ülkesidir. Gerçi bu Ortadoğu tanımlaması da tartışmalıdır. Ama konuyu dağıtmamak için girmeyelim. Burada anlatmak istediğimiz, ülkemizde yaşanan başlıca çelişkileri incelediğimizde toplumumuzun Ortadoğu toplumlarıyla büyük benzerlikler taşımasıdır. Bu tanımlamayı yapmak neden önemlidir? Önemlidir çünkü komünistler olarak nasıl bir toplumsal formasyonda mücadele ettiğimizi bilmek tayin edicidir.  Partimiz sadece sınıf mücadelesinin kendisine yüklediği görevleri çözme göreviyle yüz yüze değildir. Ülkemizin burjuva demokratik devrimini gerçekleştirememiş olması, beraberinde komünist partisinin önüne koyduğu demokratik devrim programının daha kapsamlı hedeflere sahip olmasını getirmiştir.

Partimiz ülkemizin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik yapıyı analiz ederken meselenin sadece üretim araçlarının gelişimiyle, ekonomik yapının durumuyla ilgilenmemektedir. Aynı zamanda bu alt yapı üzerinden yükselen üst yapıyla da ilgilenmekte, ortaya çıkan toplumsal, kültürel, sosyal yapıyı da incelemeye çalışmaktadır. Bu neden önemlidir. Çünkü biz MLM’ler biliyoruz ki, bazı durumlarda üst yapı altyapıyı önemli derecede etkileyebilmekte, hatta kimi tarihsel koşullarda belirleyebilmektedir. Kültür devrimleri esprisi buradan teorik zemin alır. Bu ayrı bir teorik tartışma…

Bu noktada Ortadoğululaşma sorunuzla bağlantılı olarak üzerinde duracağımız mesele Kemalizm’dir. Bilinmektedir ki Kemalizm’in sınıfsal tahlili ve hangi sınıfların ideolojisi olduğu Kaypakkaya yoldaş tarafından ortaya konulmuştur. Partimiz açısından çok güçlü bir teorik zemin oluşturan ve düzen içi her türlü gelişmeye dair sınıfsal bakış açımızı kolaylaştıran bu tahlil aynı zamanda Türkiye toplumunun formasyonunu anlamamıza da fayda sağlamaktadır.

Kemalizm Türk hakim sınıflarının resmi ideolojisi olarak, emperyalist sisteme uşaklığı, “Batılılaşma”, “aydınlanma”, “laiklik” vb. olarak yeniden üretmeye çalıştı. Tepeden inme gerçekleştirdiği “devrim”lerle Türkiye toplumunun doğal gelişimine “üstten” müdahale etti. Kendisine aydın, solcu ve hatta komünist diyenler, faşizmin bu politikalarını “feodalizmin tasfiyesi”, “demokratik devrimin gerçekleşmesi” olarak alkışladılar. Dönemin “komünist partisinin” Kürt isyanlarına yönelik faşizmi destekler tutumu bu anlamda önemlidir.

Kemalist faşizmin Türkiye toplumuna yönelik üsten aşağıya, devlet aygıtının bütün olanaklarını kullanarak gerçekleştirdiği bu saldırı beraberinde kendisine, kendi gerçekliğine yabancı bir toplum yapısı ortaya çıkardı. Türk hakim sınıfları kendi aralarındaki dalaşta ve halka yönelik saldırılarında bu durumu sürekli kullandılar ve suni gündemlerle kendi faşist iktidarlarını yeniden ve yeniden ürettiler.

Örneğin laiklik meselesini ele alalım. Türk devleti gerçekte hiçbir zaman laik olmamıştır. Türkiye’de ezen inanç konumunda olan Sünni İslam’ın yeniden üretildiği kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, M. Kemal’in emriyle 3 Mart 1924’te kuruldu. Aynı tarihte faşist Türk ordusunun emir komuta zincirinde tepede yer alan Genelkurmay Başkanlığı’nın da kurulduğunu hatırlatalım. Kısaca daha faşist Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türk hakim sınıfların kendi klik dalaşlarında ve halka saldırılarında sürekli politik bir söylem olarak kullandığı “laiklik” meselesinin arka planında bu gerçek vardır. Türk hakim sınıfları ve onların devleti, hiçbir zaman laik olmamışlardır. Tekke ve zaviyelerin kapatılması ve böylelikle Aleviliğin inanç merkezlerinin tanınmaması ancak “cami cemaati” olarak tarikatların serbestçe faaliyetlerini sürdürdükleri, devletin ezen inanca yönelik maddi manevi her türlü desteğinin devam ettirildiği bir “laik”likten bahsediyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinin şu anda var olan 16 bakanlıktan sekizini geride bıraktığı ve buna rağmen “laik” bir devlet olunduğunun iddia edilmesi son derece anlamlıdır. Ve bir o kadar da anlamlı olan, bu gerçeğe rağmen Türk hakim sınıflarının kitlelerin bir kısmını “ilericilik”, “laiklik” adı altında kendi kliklerinden birinin arkasında yedekleyebilmiş olmasıdır.

Ülkemiz koşullarında hakim sınıfların kendi siyasetlerini nasıl ürettiklerine dair bu türden örnekler çoğaltılabilir. Burada önemli olan Kemalizm’i ve onun sınıf karakterini doğru analiz edemeyen bir anlayışın, hakim sınıf klikleri arasındaki bu türden dalaşlara yedeklenmesi tehlikesidir. Bu küçümsenmemelidir. Türkiye’de kendisine devrimciyim, komünistim diyenlerin çokça bu duruma düştüklerinin örnekleri vardır.

 

– TC devletinin kurucu ideolojisi Kemalizm, Türkiye toplumunu kendi iç dinamiklerinden kopardı, emperyalizme bağımlı yarı-sömürge, yarı-feodal bir toplumsal formasyon oluşturdu. Bunun üzerinden faşist bir diktatörlük kurdu. Bunun adına da “çağdaşlaşmak”, “ilericilik” dedi. Böyle mi anlamalıyız?

– Evet kabaca böyle. Kaypakkaya yoldaşın “Kemalizm demek fanatik bir anti- komünizmdir”, “Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir” vb. sözleri tam da bu gerçeklikle ilgilidir. Dolayısıyla Kemalizm’le arasına kesin sınır koymayan hiçbir siyasetin işçi sınıfı ve halkın çıkarını gerçek anlamda savunamayacağı partimiz açısından çok açıktır.

Türkiye toplumunun içinde bulunduğu duruma ve faşizmin nasıl bir zemin üzerinden yükseldiğine dair soykırım gerçekliği önemli bir örnektir. Ermeni, Pontus ve Süryani Soykırımı üzerinden yükselen bir devlet ve hakim sınıflar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Türk hakim sınıfları, bu soykırımlar üzerinden kendilerini var etmişler, sermaye birikimlerini bu ulus ve milliyetlerin zenginliklerine, mal ve mülklerine el koyarak gerçekleştirmişlerdir. Bu durum sonraki süreçte Türk hakim sınıflarının bütün politikalarına ve sınıfsal reflekslerine yön vermiştir. Türkiye toplumunu da bu politikalarına ortak etmeye çalışmışlardır. Bu ise beraberinde Türkiye toplumunda yukarıdan aşağıya sadece ilerici, devrimci, komünist düşüncelere ve örgütlenmelere yönelik saldırganlığı değil aynı zamanda, kendinden olmayana, kendine biat etmeyene, ötekine yönelik sürekli bir saldırganlık içinde olmasını doğurmuştur. Dün bu saldırganlık Ermenilere, “gavura” iken, bugün Kürde, Aleviye, kadına, LGBTİ+’lara yönelmiştir.

Meseleye buradan bakıldığında Kaypakkaya yoldaşın; “Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir” sözleri son derece anlamlıdır. TC devleti, kendini Türk şovenizmi üzerinden var etmekte, günümüzde başta Kürt ulusu olmak üzere kendinden olmayana yönelik zorla Türkleştirme ve kitle katliamlarına yönelmektedir.

 

– Bunların Ortadoğululaşma yöneliminizle bağlantısı nedir?

– Birebir bağlantısı var aslında. Kemalistler kendi gerçekliğine yabancı bir toplum yaratmayı hedeflediler. Toplumun en ileri dinamiklerini, başta işçi sınıfının mücadelesi olmak üzere her türlü ilerici ve demokratik düşünceyi bastırdılar. İşin daha da kötüsü halkımıza Kemalist faşizmi ilericilik ve hatta devrimcilik olarak pazarladılar. Bugün dahi Kemalizm’i “ilerici” gören devrimci anlayışların olması meselenin ne kadar önemli olduğunun kanıtıdır.

İşte bu nokta da Kaypakkaya yoldaşın Kemalizm tahlilinin önemi devreye giriyor. Yanlış anlaşılmasın bahsettiğimiz sadece Kaypakkaya yoldaşın Kemalizm’in sınıfsal tahlili olarak, bu ideolojinin hakim sınıfların faşist ideolojisi olduğu tespitinden bahsetmiyoruz. Kaypakkaya yoldaş sadece bir tespit yapıp bununla yetinmemekte aynı zamanda komünistlerin tarihe ve topluma yaklaşımına da örnek vermektedir. O; “Mesela, bir Fatih Sultan Mehmet ne kadar halkımızın tarihinin bir parçasıysa(!), M. Kemal de o ölçüde halkımızın tarihinin bir parçasıdır(!)” demekte ve eklemektedir: “Komünistler, tarihin devrimci mücadelede bir silah haline getirilmesini bilirler. Kurtuluş Savaşı’nda canıyla, kanıyla destanlar yaratan halk kahramanları vardır. Mesela bir Karayılan vardır, biz bunların mücadelelerinin mirasçısıyız. Biz, bunların tükenmez enerjilerinin, mucizeler yaratan dehalarının, sonsuz devrimci güçlerinin mirasçısıyız. Her fırsatta yığınların mücadelesini kanla ve zorbalıkla bastırmaya çalışanların, onlara düşmanlık gösterenlerin değil!

Kaypakkaya yoldaşın Osmanlı-Türkiye tarihine ve toplumuna yönelik bu yaklaşımı bizim açımızdan son derece öğreticidir. Diğer bir ifadeyle içinde yaşadığımız toplumsal formasyonda, sınıf mücadelesi yürütürken ilişkileneceğimiz, sahipleneceğimiz devrimci dinamiklere yönelik net bir yaklaşım sunmaktadır.

Yoldaşın bu yönteminden hareket ettiğimizde, içinde yaşadığımız ve sınıf mücadelesi yürüttüğümüz toplumun devrimci dinamikleriyle ilişkilenmede, politika sahasında bu dinamiklerle buluşmada yol alırız. Bu anlamıyla hakim sınıfların kendi sınıfsal çıkarlarına uygun olarak propaganda ettiği ve devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla yeniden ve yeniden ürettiği gerici yaklaşımlarla aramıza kalın bir çizgi çekebiliriz. Bu neden önemlidir? Örneğin Kaypakkaya yoldaş, Karayılan örneğini verir ve onun devrimci mirasını sahiplenmekten bahseder. Şimdiki durumda az önce sorduğunuz Kürt ulusal özgürlük hareketinin mücadelesine yaklaşımımız bu örnekten hareketle nasıl değerlendirilmelidir? Elbette partimiz bu mücadeleyi sahiplenmelidir. Dahası sahiplenmekle kalmayıp bir parçası olmalıdır. Sahiplenmek sözde değil pratikte olmalıdır.

Günümüzde Kürt ulusal özgürlük hareketi, sadece T. Kürdistanı’nda değil başta Kürdistan’ın diğer parçaları olmak üzere bütün Ortadoğu coğrafyasında önemli siyasal bir aktör haline gelmiş durumdadır. Bu mücadeleyle ilişkilenmek, ortaya çıkan devrimci dinamikleri Türkiye demokratik devrimiyle buluşturmak partimizin hedefi olmalıdır.

Ortadoğululaşmak esasta Türkiye toplumu olmak üzere, Ortadoğu’da ortaya çıkan bütün devrimci dinamiklerle ilişkilenmektir. Bu dinamikleri sınıf mücadelesine etki etmenin aracı kılabilmektir. Emperyalizm ve onun ideologları tarafından kurgulanan “gerici, cahil, dinci Ortadoğu”nun, gerçek dinamikleri bizim de beslenmemiz gereken yerdir. Bu bizi Kemalizm’den koruyacak çok önemli bir dinamiktir.

Ortadoğululaşmak aynı zamanda bölgedeki çelişkilerin şiddeti ve uzlaşmazlığından hareketle silahlı olmak demektir. Ordusu olmayan bir halkın, kendisini silahla savunamayan bir örgütlenmenin Ortadoğu coğrafyasında kendini koruma ve başarı kazanma şansı yoktur.

Sonuç olarak bu konuyu daha birçok başlıkta tartışabiliriz-tartışıyoruz. Bu yaklaşımımızın politik ve sürece dair bir yaklaşım olduğunun, ideolojik olarak komünist rengimizi aldığımız ve vazgeçilmez bir çizgi olan enternasyonalizmin yerine ikame etmediğimizin altını çizmeliyiz.

 

– Son olarak oldukça hareketli bir dönemden geçiyoruz. Kısaca önümüzdeki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Aslında biraz önce içinde bulunduğumuz koşullara kısaca değinmiştik. Emperyalist kapitalist sistem, ağır bir ekonomik kriz içinde. Bunu bizzat kendileri de söylüyor. Olası fırtınalara hazır olmaktan bahsediyorlar.

Şimdi buna bir de COVİD-19 salgını eklenmiş durumda. COVİD-19 salgını sadece emperyalist kapitalist sistemin ekonomik krizini derinleştirmedi. Aynı zamanda sistemin insanlığı bir felakete götürdüğü gerçeğini de çok çıplak bir şekilde ortaya koydu. Salgınının nedeninin kapitalizmin aşırı kâr hırsı ve sömürüsü olduğu görüldü. Bununla birlikte sağlık sisteminin özelleştirilmesi gibi politikaların kamu sağlığı açısından nasıl bir tehlike oluşturduğu anlaşıldı. Kapitalizmin gölgesini satamadığı ağacı dahi kesmesi beraberinde doğa ve çevre felaketlerine, iklim krizi gibi yeni sorunlara yol açıyor. Bu durum geniş kitleler nezdinde daha fazla görünür ve sorgulanır oldu.

Kapitalist emperyalist sistem, içinde bulunduğu bu durumdan kurtulmak için yeni politikalar devreye sokmaktadır. Artık küreselleşmenin bittiği, yeniden ve daha güçlü ulus devletlerin gerekli olduğu propaganda edilmektedir. Salgınla birlikte devletler kitlelerin günlük hayatına daha fazla müdahale etme, “evde kal” çağrılarıyla çalışma koşullarını değiştirme ve bu politikalarla bağlantılı olarak güvenlik gerekçesiyle toplumların daha fazla militaristleştirilmesi savunulmaktadır.

Hakim sınıfların işçi sınıfına ve halka yönelik uygulamaya koydukları bu politikalara ilk itiraz eden, saldırının gerçek yüzünü teşhir eden devrimci ve komünistler olmalıdır/olacaktır.

Ardından da olası kitle hareketlerini, isyanları kapitalist emperyalist sistemin kendini yeniden üretebilmesi için, düzen içine çekmeyi amaçlayacaklardır. Bunu yapamadıkları koşullarda bir yandan ırkçı faşist örgüt ve partilerin önünü açarken diğer yandan ise başta silahlanma olmak üzere güvenlikçi politikalara daha fazla yönelecektir. Önümüzdeki süreçte baskının ve bununla bağlantılı olarak halk hareketlerine saldırının daha da artacağı, başta ekonomik kriz olmak üzere virüs salgını, iklim krizi, açlık, yoksulluk, göç vb. gerekçelerle kitlelerin hareketli olacağı, isyanlara yöneleceği anlaşılmaktadır. ABD’de siyahi George Floyd’un polis tarafından nefessiz bırakılarak katledilmesine karşı “Nefes Alamıyorum-z” eylemleri güzel bir örnektir.

Gerek dünyada ve gerekse de ülkemizde yeni kitle hareketleri, isyanlar, ayaklanmalar gündemdedir. Hatırlanırsa salgın öncesinde dünyada 50’ye yakın ülkede kitle hareketleri ve isyanlar gündemdeydi. Ülkemizde de hakim sınıf temsilcilerinin her fırsatta Gezi’den bahsetmeleri, ona atıfta bulunmaları nedensiz değildir. Ciddi olarak kendilerine yönelik bir isyandan, kitle hareketinden korkuyorlar. Bunun için önlemler alıyor, hazırlık yapıyorlar. Bu önlemlerin en başında da devrimci komünist hareketlerin mümkünse imha edilmesi ya da sınıf işbirlikçisi bir konumda demirlemesi geliyor. Saldırı sadece fiziki olarak değil başta ideolojik olmak üzere, her türlü kitle iletişim aracı kullanılarak yürütülen psikolojik, kültürel, sosyal yanları da barındırıyor.

Kuşkusuz bu durum emperyalist kapitalist ülkelerde ve Türkiye gibi yarı- sömürge ülkelerde farklı biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Genel olarak işçi sınıfına, halka, ilerici-devrimci ve komünist güçlere saldırıda ortaklaşılmakta, sağcı, popülist kişilikler “lider” olarak burjuvazinin sözcülüğünü yürütmektedir. Emperyalist kapitalist merkezlerde ve yarı-sömürge ülkelerde virüs salgını gerekçe gösterilerek, uygulamaya konulan politikalara toplumsal rıza oluşturmak istemektedir. Amaçlanan devrimci ve komünist hareketlerin, şu veya bu şekilde sisteme muhalif olan, belli bir devrimci direniş üreten örneğin kadın ve LGBTİ+ hareketi gibi mücadele dinamiklerinin sınıfla birleşmesi ve daha üst boyutta bir isyana dönüşmesini daha baştan engellemektir. Meseleye böyle bakıldığında Diyanet İşleri Başkanı’nın konuyla alakasız biçimde nefret suçu işlemesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın bu suçu işlemeyi ısrarla sürdürmesi ya da İstanbul Sözleşmesi’nin hedefe konulması daha iyi anlaşılır.

Türk hakim sınıfları ve onların temsilcisi AKP-MHP iktidarı, gelinen aşamada yaşanan ekonomik krizi yönetmek için farklı politikaları devreye sokmaktadır. Ekonomik alanda ülke içinde “yerli ve milli” proje propagandaları yapılırken dışarıdan ülkeye yabancı sermaye çekme ve kredi bulma derdindedirler. İşsizlik ve enflasyon rakamları bütün manipülasyonlara rağmen tek haneli rakamlara indirilememektedir. 12 milyonun üzerinde işsizin varlığından bahsedilmekte; Türk hakim sınıflarının devletinin emperyalist merkezlere olan dış borcu 247.6 milyar dolarla Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırmış durumdadır. İktidar, yaşanan ekonomik krizi bir nebze olsun hafifletebilmek ve patronlara kaynak aktarmak için kıdem tazminatını gasp etme hazırlıkları içindedir.

Ekonomik alanda yaşadığı bu çöküşü, siyasi alanda hayata geçirmeye çalıştığı politikalarla öteleme derdindedir. Bir yanda sınır ötesi, Rojava, Irak Kürdistanı ve Libya gibi askeri operasyonlara girişirken içerde de saldırganlığını artırmış durumdadır. Başkanlık rejimi tıkanmış durumdayken oy kaybı yandaş anket şirketleri tarafından da dillendirilmektedir. Kanun Hükmünde Kararnamelerle ülke yönetilmeye çalışılmakta ancak bu da yönetememe krizine çözüm olmamaktadır.

İktidarın sıkışmışlığıyla doğru orantılı olarak halka yönelik bir saldırganlık içinde olduğunu görüyoruz. Sadece işçi sınıfı, halk, ilerici, devrimci ve komünistler saldırı altında değildir. Hakim sınıf klikleri arasındaki dalaşta da rakip hakim sınıf kliği “yargı”yla hizaya çekilmek istenmektedir. Rakip burjuva partilere üye politikacılara dahi hapis cezaları verilmektedir. Muhalif TV’ler kapatılmaya devam edilmektedir. İktidar o kadar sıkışmış durumdadır ki, şimdilerde sosyal medyayı kapatmak için yasal düzenleme hazırlığındadır.

Bütün bu saldırılar yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, yaşanan yönetememe krizinin boyutuyla doğru orantılıdır. Ancak bu saldırganlık, onların krizini ortadan kaldırmak yerine onlara yönelik daha fazla tepki ve öfkenin birikmesine neden olmaktadır. Hakim sınıflar, yeni Gezi’lerden korkmaktadır ve hazırlıklarını buna göre yapmaktadırlar. Tabi sadece bu alanda değil kendi içlerinde de yeni önlemleri devreye sokmakta ve yeni yeni partiler kurulmaktadırlar.

Partimiz önümüzdeki bu çetin mücadele günlerine hazırlanmaktadır. Bu konuda kongremizde aldığımız çeşitli kararlar bulunmaktadır. Partimiz en dipte yeni kitle hareketlerinin mayalandığı ve “Marks’ın köstebeğinin” uygun koşullarda yeryüzüne çıkacağının bilincindedir. Bu bilinçle en dipte temas noktaları yakalamaya, somutta çelişkileri keskinleşen ve devrimci dinamikler üreten kitle hareketleriyle ilişkilenmeye çalışmaktadır, çalışacaktır.

Partimiz kitlelerin bu hareketleri ve mücadelesinin komünist partisinin öncülüğünde yeni demokratik devrime taşınması ve ülkemiz koşullarında silahlı mücadeleye kanalize edilmesi gerektiğinin bilincindedir. Bu görev başarılamadığında, kitle hareketlerinin sönümleneceği ve düzen içileşeceği açıktır. Gezi İsyanı buna iyi bir örnektir.

Halkımızı özellikle de gençleri ve kadınları partimizde örgütlenmeye, halk ordumuz saflarında savaşmaya çağırıyoruz. Çünkü mücadele etmekten başka çıkış yolumuz, savaşmaktan başka kurtuluş yolumuz bulunmamaktadır.

Birinci Bölüm: https://www.tkpml.com/tkp-ml-mk-sb-uyesiyle-roportaj-mucadele-etmekten-baska-cikis-yolumuz-savasmaktan-baska-kurtulus-yolumuz-bulunmamaktadir-1/