Komünist 72’den: Dünyada ve Türkiye’de Durum – II. BÖLÜM

2. Ekonomik ve Sosyal Durum:

2. Ekonomik ve Sosyal Durum:

Açlık, Yoksulluk, İşsizlik Kıskacında Türkiye Toplumu

2017 yılında 78 milyon 862 bin olan Türkiye nüfusuna dair TÜİK son olarak sunduğu “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması”nda (2017); en yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı payın % 47.4 olduğu açıklamış durumdadır.

Öncelikle şu gerçeği vurgulayalım: Gelir dağılımını incelemek için geliştirilen yaklaşımlardan biri, toplumdaki en yüksek gelire ve en düşük gelire sahip grupların toplam gelirden aldıkları payın istatistiki olarak karşılaştırılmasıdır. Bu karşılaştırmada toplumun en zengin % 20’lik kesiminin geliri ile en yoksul % 20’lik kesiminin gelirleri oranlanmakta ve çıkan rakam P80/P20 oranı olarak tanımlamaktadır. Doğallığında bu bir genellemedir. Ve her genelleme gibi kendi içinde sorunludur. Bu nedenle verilen rakamlara ihtiyatlı yaklaşmak gerekir.

TÜİK verilerine göre 2016’da en yoksul yüzde 20’lik kesim, toplam gelirin yüzde 6.2’sinin, 2017’de de yüzde 6.3’ünün sahibi olmuştur. Bu rakamlar en zengin yüzde 20’lik kesim açısından ise yüzde 47.2 ve yüzde 47.4’tür. Bu durumda Türkiye’de P80/P20 oranı 7.5’tir; yani en zengin % 20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay, en yoksul % 20’lik kesimin aldığı paydan 7.5 kat daha fazladır. Diğer yandan, en zengin yüzde 20’lik kesim tüm gelirlerin yarısını elde ederken, geri kalan yüzde 80’lik kesim ise diğer yarısını paylaşmaktadır. Bu bir uçurumdur ve bu uçurum, sınıfsal çelişkinin derinleşmesinin ve orta sınıf kavramının da giderek ortadan kalmasa da uçuruma doğru hızlı yol alışının göstergesidir. TÜİK’in bu çalışmayla ortaya koyduğu verilerin beyan edilen yani yasal yollarla elde edilen gelirler dikkate alınarak hesaplandığını, bunun yanında Türkiye koşullarında yasadışı yollardan elde edilen, kayıtlara girmeyen ciddi bir kazanç grubunun da olduğunu belirtelim. Bu türden kazançların önceki yıllara oranla daha da arttığını değerleri neredeyse milyona varan otomobil sayısından, değerleri milyon dolarlarla ölçülen lüks rezidansların artışından vb. gözlemlemek mümkündür. Bunun anlamı şudur; Hesaplanan istatistiklerde bu tür kazançların da yer alması durumunda gelir dağılımındaki çarpıklık ve aradaki uçurumun boyutları daha iyi anlaşılır olacaktır. Yukarıda paylaştığımız verileri 2006 yılından 2017 yılına kadar daha küçük gruplar şeklinde daha da ayrıntılandırdığımızda şöyle bir sonuçla karşılaşmaktayız:

Kaynak: https://www.dunya.com/kose-yazisi/gelir-dagiliminda-yerimizde-saymaya-devam/427944

 

Bu tablonun anlamı, daha ayrıntıya inildiğinde en zengin yüzde 5’lik kesimin tüm gelirlerin neredeyse dörtte birine sahip olduğudur. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere Türkiye’nin yüzde 50’lik gelirine en zengin yüzde 5’inin el koyduğudur. Yani bu yüzde 5’lik kesim, sömürü ve yağmayı başarıyla sürdürürken; yoksulların, emekçilerin ise düşük maaşla, borçla, kredi kartıyla geçinmeye devam ettikleridir.

Tablodan da net olarak görüleceği üzere, Türkiye’de 2017 yılında en zengin yüzde 5’lik grup, gelirden yüzde 22.3 pay almaktadır. Bu pay, neredeyse nüfusun yarısının payına (yüzde 23.8) eşittir. Nüfusun yaklaşık yüzde 80’i ise gelirin ancak yarısını elde edebilmektedir. Yüzde 80’in gelirden aldığı pay, yüzde 52.7 düzeyindedir.

Bir çarpıcı dengesizlik oranı daha aktaralım. Nüfusun yüzde 95’inin gelirden aldığı pay yüzde 77.8, nüfusun yüzde 5’inin gelirden aldığı pay ise yüzde 22.3 düzeyindedir.

Bu rakamlar Gini katsayısı ile birlikte düşünüldüğünde (Araştırmada Gini katsayısı 0.405 olarak tahmin edilmiştir) 2017 yılında gelir dağılımında işçiler ve halk aleyhine uçurumun devam ettiği anlaşılmaktadır. (Gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, 1’e yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade etmektedir. 2017 yılı araştırma sonuçlarına göre TÜİK, Gini katsayısını bir önceki yıla göre 0.001 puan artış ile 0.405 olarak tahmin edildiği açıklanmıştır.)

2016 yılı için OECD ülkelerinde gelir adaletsizliğindeki duruma baktığımızda birçok ülkenin 0.28 ila 0.351 arasında puan aldığını görüyoruz. Skalada bu aralığı aşan, gelir dağılımındaki adaletsiz ülkeler ise ABD, Litvanya, Meksika, Şili ve Türkiye’dir. Türkiye, gelir adaletsizliğinde ABD’yi bile geçerek OECD içinde Şili ve Meksika’dan sonra, sondan üçüncü durumdadır. Bu tablo, Türkiye’de gelir adaletsizliğindeki çarpıcı durumunu özetlemektedir. (2016 yılı OECD ülkelerinde gelir adaletsizliğine ilişkin tablo için bakınız: http://www.dokuz8haber.net/ekonomi/verilerle-sosyal-devlet-vatandasin-sirti-bosta-gelir-adaletsizligi-carpici-boyutta/)

Araştırmada ortalama yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin 21 bin 577 TL olduğu belirtilmektedir. Eş değer hane halkı geliri, hane halkı başına düşen gelir rakamıdır. Toplam eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirleri içerisinde en yüksek payı, % 48.9 ile bir önceki yıla göre 0.8 puan azalan maaş ve ücret gelirlerinin aldığı, ikinci sırayı % 19.7 ile önceki yıla göre 0.1 puanlık artış gösteren sosyal transfer gelirlerinin, üçüncü sırayı % 19.6 ile 2016 yılına göre 0.2 puan azalan müteşebbis gelirlerinin aldığı belirtilmektedir.

Tarım gelirlerinin müteşebbis geliri içindeki payının 2016 yılına göre 3.8 puan azalarak % 21.4 olarak gerçekleştiği belirtilmektedir. Bunun anlamı tarımla uğraşanların toplam gelirden aldıkları payın daha da azaldığıdır. Bu rakamın ne kadarının yoksul köylülerin cebine girdiğini tespit edebilecek durumda değiliz. Ancak toplumun en zengin kesiminin toplumsal gelirden aldığı payın, nüfusun neredeyse yarısına eşit olduğu dikkate alınırsa, yoksul köylülüğün toplumsal gelirden aldığı payın da çok düşük olduğu rahatlıkla anlaşılır.

Araştırmada göreli yoksulluk oranının % 13.5 olduğu, medyan gelirin % 60’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre ise yoksulluk oranının % 20.1 olduğu belirtilmektedir. (Medyan gelir, en küçük gelir ile en yüksek gelir aşağıdan yukarıya dizildiğinde, en ortadaki gelire denmektedir. Medyan gelir, ortalama gelirden düşüktür.) Hane halkı tiplerine göre eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert medyan gelirinin % 50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranlarına bakıldığında; tek kişilik hane halklarının yoksulluk oranının % 8.2, bağımlı çocuğu olmayan hane halklarının yoksulluk oranının % 3.8, bağımlı çocuğu olan hane halklarının yoksulluk oranının ise % 17 olduğu görülmektedir. Eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert medyan gelirinin % 50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranına göre; okur-yazar olmayanların % 25.4’ü, bir okul bitirmeyenlerin % 21.7’si yoksul iken, bu oran lise altı eğitimlilerde % 11.7, lise ve dengi okul mezunlarında ise % 5.5 oldu. Yüksek öğretim mezunları ise % 1.5 ile en düşük yoksulluk oranının gözlendiği grup olmuş durumdadır.

Araştırmada Türkiye’de sürekli yoksulluk oranı % 14 olarak ifade edilmektedir. (TÜİK’in yayınlamış olduğu yoksulluk çalışmalarında tüketim harcamasına dayalı olarak mutlak ve göreli yoksulluk sınırları, 1$, 2.15$ ve 4.3$ olarak tanımlanan yoksulluk sınırları ile harcaması bu sınırların altında kalan yoksul nüfus oranları hesaplanmakta ve yoksulların temel özelliklerine -cinsiyet, eğitim durumu, çalışma durumu vb.- ilişkin bilgiler verilmektedir. Böylelikle Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nda “sürekli yoksulluk” oranı tespit edilmektedir.)

Araştırmada Türkiye nüfusunun % 59.1’inin kendilerine ait bir konutta oturduğu ileriye sürülürken, (Konda’nın 2008-2018 yılları arasına yönelik yaptığı araştırmada ise ev sahibi olanların oranının yüzde 74’ten yüzde 66’ya düştüğü, kiracıların oranının ise 2008’de yüzde 21’ken 2018’de yüzde 29’a çıktığı belirtilmektedir. Kaynak: https://interaktif.konda.com.tr/tr/HayatTarzlari2018/#secondPag) % 40.8’inin konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu, % 36.6’sı sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi ve % 22.9’u trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlar yaşadığı belirtilmektedir.

Araştırmada, Türkiye nüfusunun konut alımı ve konut masrafları dışında taksit ödemeleri veya borçları olanların oranı % 69.2 olduğu ifade edilmektedir. Diğer bir ifadeyle Türkiye’de hanelerin % 70’i taksitle ya da borçla yaşamaktadır. Türkiye, 2018 yılı verilerine göre nüfusuna oranla kredi kartı borcu sıralamasında % 51 ile dünyada ilk sıradadır. (Share of population with credit card debt, 2018. The Spectator Index‏ ) Son 16 yılda, vatandaşların tüketici kredisi borcu 176 kat artarak 399.4 milyar liraya, bireysel kredi borçları 24 kat artarak 104.8 milyar liraya ulaşmış durumdadır. Devletin, vatandaşların ve şirketlerin toplam borcu, ülkenin toplam gelirini aşmış durumdadır. 2018 yılı itibariyle Türkiye’nin her 100 liralık gelirine karşı, 2018 yılının üçüncü çeyreği itibariyle borcu 120 liraya yükselmiş durumdadır. (Gazete Duvar, 17 Mart 2019)

Borçlu bir devlet ve dahası borçlu Türkiye toplumundan bahsetmek mümkündür. Nitekim borçlarını ödemediği için icralık olan dosya sayısı 20 milyona yaklaşmış durumdadır. 2008’de 8 milyon olan icra dosyası sayısı, 2016’da 13 milyon 500 bin, 2018’de ise 20 milyona ulaşmış durumdadır. İcra borcu nedeniyle İstanbul başta olmak üzere 7 büyük şehirde onlarca kişi intihar etmiş durumdadır. (Birgün, 19.01.19) 2002 yılında doğan her çocuk bin 963 dolar borçla dünyaya gözlerini açarken, 2018 yılında bu rakam 5 bin 513 dolara yükselmiştir. (Gazete Duvar, 17 Mart 2019)

Bu durum, işçi sınıfı ve halkın geçim sıkıntısına işaret ettiği kadar, ekonomik bağımlılığa da işaret etmektedir. Nitekim finansal sıkıntıda olma durumunu ifade eden maddi yoksunluk araştırmasında; çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile beklenmedik harcamalar, evden uzakta bir haftalık tatil, kira, konut kredisi, borç ödemeleri, iki günde bir tavuk, balık içeren yemek ve evin ısınma ihtiyacının ekonomik olarak karşılanamama durumu ile ilgili hane halklarının algılarını yansıtan maddi yoksunluk oranı % 28.7 olarak ifade edilmektedir.

Sonuç olarak; araştırmada yukarıda belirtilen dokuz maddenin en az dördünü karşılayamayanların oranı olarak tanımlanan ciddi maddi yoksunluk oranının 2016 yılında % 32.9 iken 2017 yılında 4.2 puan düşerek % 28.7 olarak gerçekleştiği belirtilmektedir. Verilen rakamlara dair ihtiyat payımızı ifade ederek şunu belirtebiliriz ki; (bir yılda 4.2 düşüş yüksek bir rakamdır) devletin resmi istatistiklerinde dahi maddi yoksulluk oranının % 2 8 olarak ifade edilmesi önemlidir. AB içinde ciddi maddi yoksunluk oranının ortalama % 6.7 olduğu dikkate alınırsa bahsi edilen rakamın yüksekliği dikkat çekicidir. (AB-Türkiye ciddi maddi yoksunluk karşılaştırması için bakınız: https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-de-nufusun-29-u-ciddi-maddi-yoksunluk-icinde)

Bunun anlamı, örneğin Türkiye’de nüfusun % 34’ünün, iki günde bir et, tavuk veya balık içeren bir yemek tüketemediğidir.

Türkiye’de açlık ve yoksulluk rakamlarını incelediğimizde tablonun vahameti daha iyi anlaşılır. Birleşik Metal-İş Araştırma Merkezi’nin 2018 Aralık ayına dair açık ve yoksulluk sınırına ilişkin araştırmasında dört kişilik bir ailenin açlık sınırının yüzde 1.77 artışla 1.950 liraya yükseldiği, yoksulluk sınırının ise 6.745 lira olduğu ifade edilmektedir. Araştırmada tüketici fiyatlarının yüzde 0.4 düştüğü Aralık ayında, dört kişilik ailenin açlık sınırının yüzde 1.77 artışla 1.950 liraya yükseldiği belirtilmektedir. Böylelikle açlık sınırının geçen yılın aynı ayına göre 349 lira arttığı ifade edilmektedir. Ayrıca 4 kişilik bir “çekirdek aile”nin sağlıklı beslenebilmesi için günlük 65 TL harcaması gerektiği de ifade edilmektedir. 2003 yılının Aralık ayında 4 kişilik bir aile günlük 14.7 TL’ye sağlıklı beslenebilirken 2018’de ancak 65 TL harcaması gerekmektedir. Rapora göre yetişkin bir kadının sağlıklı beslenmesi için yapması gereken harcama tutarı 16.69 TL, yetişkin bir erkeğin 17.20 TL, 10-18 yaş arası bir çocuğun 18.38 TL, 4-6 yaş arası bir çocuğun ise 12.72 TL olduğu ifade edilmektedir.

Araştırma raporunda geçtiğimiz yılın aynı ayına göre yoksulluk sınırının ise 1.206 TL arttığı belirtilmektedir. 5.539 TL olan yoksulluk sınırının 6.745 TL’ye çıktığı ifade edilmektedir. Açlık sınırındaki bu yükselişin, asgari ücreti geçtiği tespit edilmektedir. Asgari ücret, 2017 Aralık ayında 2018 yılı için 199 TL artış ile 1.603 TL olarak belirlenmişti. Buna göre yoksulluk sınırındaki artış, asgari ücret artış miktarının yaklaşık 6 katı olmuş durumdadır. Açlık sınırı 2003 yılı Kasım ayında 441 TL idi. Buna göre 15 yılda açlık sınırındaki artış 4.42 kat olmuştur. (Kaynak: http://www.dokuz8haber.net/ekonomi/aclik-siniri-1950-liraya-yukseldi/)

Kriz: Ekonomide Küçülme ve Yüksek Enflasyon!

Son 10 yıl içinde Türkiye ekonomisinde yaşanan değişimleri incelediğimizde ise çarpıcı bir tabloyla karşı karşıya kalmaktayız. 2008’den günümüze dek, hazine her yıl giderek artan hızda borçlanmıştır. Üstelik sadece hazine borcu artmakla kalmamış, özel sektörün döviz cinsinden borcu da yüzde 62 artarak 305 milyar doları bulmuştur. Bir TC vatandaşının kişi başına borcu ise 4 bin dolardan 5 bin 500 dolara yükselmiş durumdadır. Hazine giderleri artmış, kişi başına gelir azalmış, vatandaşın vergi yükü artmış, enflasyon ise ikiye katlanmıştır.

Aşağıda bu verilere dair rakamlar aktarılmıştır.

2008-2018 Yılları Arasında Türkiye Ekonomisine İlişkin Temel Veriler

Hazinenin toplam borcu: 2008’de 78.3 milyar dolar/2018’de 137 milyar dolar

Özek sektörün dış borcu: 2008’de 188.4 milyar dolar/2018’de 305.8 milyar dolar

Türkiye’nin toplam dış borcu: 2008’de 280.8 milyar dolar/2018’de 448.4 milyar dolar

Kişi başına borç tutarı: 2008’de 4 bin dolar/2018’de 5.500 dolar

Dış borcun milli gelire oranı: 2008’de yüzde 36.2/2018’de yüzde 53.8

Hükümet harcamaları: 2008’de 227 milyar TL/2018’de 830.4 milyar TL

Vergiler: 2008’de 172.2 milyar TL /2018’de 644 milyar TL

Borçlanma ihtiyacı: 2008’de 15.4 milyar TL/2018’de 101.1 milyar TL

Kişi başına düşen gelir: 2008’de 10 bin 692 dolar/2018’de 8 bin 716 dolar

Enflasyon: 2008’de yüzde 10.1/2018’de yüzde 20.3

Bu rakamlardan da rahatlıkla görüleceği üzere 8. Konferans’ımızdan günümüze, son on yıl içinde Türkiye ekonomisi, emperyalist sömürü ağlarına daha fazla bağlanmış durumdadır. Borçlanma ve hazinenin giderleri artmış, halkın vergi yükü daha da ağırlaşmış, bunun yanında enflasyon da ikiye katlanmış durumdadır. Türkiye 2018 yılı itibariyle ekonomik kriz içindedir. Sanayi üretimi 5.7 azalmış durumdadır. Ekonomide üretken sektörler küçülme ya da durağanlaşma içindedir. Temmuz-Eylül arasında Tarım % 1.0, Sanayi % 0.3 ve inşaat % -5.3 küçülme içindedir. (K. Boratav, 14.12.18)

Döviz krizinin reel efektif kurlara göre ölçülen zirvesi de (“en kötü” noktası) Eylül 2018’dir. Dokuz ayda TL, reel olarak yüzde 26.4 oranında değer yitirmiştir. Diğer bir ifadeyle Aralık 2017-Eylül 2018 arasında döviz, reel olarak yüzde 36.0 oranında pahalılaşmıştır. (Korkut Boratav,18.01.19)

Devletin resmi kurumları tarafından açıklanan enflasyon verileri, var olan krizi net olarak göstermektedir. TÜİK tarafından açıklanan resmi enflasyon verilerine göre yıllık enflasyon (TÜFE) yüzde 24.5, yıllık Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) ise yüzde 46 artış göstermiştir. Böylece enflasyon, AKP hükümetinin kurulduğu 2001 krizi sonrası rakamlara ulaşmış durumdadır. (Gazete Duvar, 3 Ekim 2018) Bunun anlamı ise sabit gelirli, asgari ücretlinin aylık kazancın erimesidir. Nitekim kamu emekçilerine 2018 yılının ilk 6 ayı için % 4, ikinci 6 ayı için % 3.5 zam yapılmış, asgari ücret ise % 14’lük zamla 1.603 TL olarak belirlenmiş olmasına rağmen, % 25’lere dayanan enflasyon nedeniyle ücret artışları büyük bir erimeye uğramış durumdadır.

Bütün bu veriler bize Türkiye ekonomisinde ekonomik krizin üç koldan ilerlediğini göstermektedir. Ekonomide küçülme, yüksek enflasyon ve işsizliğin bir arada yaşandığı ağır bir kriz tablosu yaşanmaktadır. (Rapor için bakınız: Kaynak: http://www.dokuz8haber.net/emekdunyasi/disk-ar-kriz-uc-koldan-yaklasiyor-issizligin-her-turu-tirmaniyor/)

İşsizlik

Bu kriz tablosu içinde, işsizlik önemli bir yerde durmaktadır. Öyle ki, TC tarihinde en yüksek işsizlik oranlarına son yıllarda ulaşılmış durumdadır. Bu gerçeği yıllar içinde Türkiye’deki işsizlik oranlarını gösteren aşağıdaki tabloda çok net görmekteyiz.

(Kaynak: https://www.dogrulukpayi.com/iddia-kontrolu/meral-aksener/1960-tan-bu-yana-issizlik-oranlarinda-en-kotu-10-yil-ak-parti-iktidariyla-gecen-son-10-yildir)

Tablo incelendiğinde 1960’lı yıllardan sonra en yüksek işsizlik oranının 2000-2010 (% 10.3) ve 2010-2018 (% 10.4) yılları arasında yaşandığı görülmektedir. 1960’tan bu yana görülen en yüksek yıllık işsizlik oranlarına AKP hükümetleriyle geçen son 10 yıl içerisinde ulaşılmıştır. 2008-2017 yılını kapsayan son 10 senenin ortalama işsizlik oranı yaklaşık % 10.8’dir. Her ne kadar bu yıla ilişkin son olarak % 11.4’lük Eylül ayı işsizlik oranı açıklanmış olsa da 2018 yılını da katarak son 10 yıllık işsizlik oranı ortalamasını hesapladığımızda durum değişmemektedir.

Zira 2018 yılı sonlarında Türkiye toplumunda geniş tanımlı işsiz sayısının 6 milyon 362 bin kişi olduğu ifade edilmektedir. TÜİK Eylül 2017 ve Eylül 2018 İşgücü Araştırması’ndan yararlanılarak DİSK-AR tarafından hazırlanan rapora göre geniş tanımlı işsiz sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre (Eylül 2017) 466 bin kişi artmış durumdadır. Eylül 2017’de 5 milyon 896 bin olan geniş tanımlı işsiz sayısı, Eylül 2018’de 6 milyon 362 bine yükselmiştir. Çalışmayan nüfusun 1 milyon 596 bini iş aramayıp çalışmaya hazır olanlardan oluşmaktadır. Bu tablo içerisinde kayıtlı işsiz sayısının da bir yılda 692 bin kişi arttığını ifade etmeliyiz. İŞKUR’a göre kayıtlı işsiz sayısı geçen yılın Kasım ayına göre 692 bin 496 kişi artmış durumdadır.

İŞKUR Ekim 2018 Ayı Bülteni’nde yer alan verilere göre kayıtlı işsizler içinde kadın sayısı son bir yılda 424 bin artarak erkekleri geçmiş durumdadır. Kayıtlı kadın işsiz sayısı, erkeklerden 195 bin daha fazla artmış görünmektedir. Kayıtlı erkek işsizler yüzde 20.1 oranında artarken, kayıtlı kadın işsizler yüzde 33.2 artmıştır. DİSK-AR’ın değerlendirmesine göre bu durum, kadınların iş bulma aracı olarak erkeklerden daha fazla İŞKUR’u tercih ettiği şeklinde yorumlanmaktadır. Bununla birlikte İŞKUR’a yapılan işsizlik sigortası başvurularının da giderek arttığı ifade edilmektedir. Ekim 2018’de 168 bin olan işsizlik sigortası başvuru sayısı, Kasım 2018 tarihinde 207 bine ulaşmıştır. Ağustos 2018’de 106 bin olan işsizlik sigortası başvuruları, dört ayda yüzde 95 oranında artmış durumdadır. Sonuç olarak ekonomik krize bağlı olarak Türkiye toplumunda bütün işsizlik türlerinde bir artış olduğu ifade edilmektedir. Aşağıdaki tablo buna ilişkindir.

(Kaynak: http://www.dokuz8haber.net/emekdunyasi/disk-ar-kriz-uc-koldan-yaklasiyor-issizligin-her-turu-tirmaniyor/)

Tablodan da görüleceği ütün işsizlik türleri geçen yılın aynı döneminde göre artış göstermektedir. İşsizlik oranları arasında özellikle kadın ve genç işçilere dair bir vurgunun yapılması gerekmektedir. Kadın işsizliği yüzde 15, genç işsizliği ise yüzde 21.6’ya ulaşmıştır. Veriler işsizliğin en çok kadınları etkilediğini ve kadınların bütün işsizlik türlerinde erkeklerden daha fazla işsiz kaldıklarını göstermektedir. Eylül 2018 TÜİK verilerine göre genç kadın işsizliği yüzde 27.2 olarak gerçekleşmiş durumdadır.

Açıklanan verilerden genç işsizliğin giderek arttığı (gençlerin beşte birinin işsiz olduğu ve işsiz olan her 100 kişiden 29’unun üniversite mezunu olduğu) anlaşılmaktadır. 2018 yılı Eylül ayı itibariyle TÜİK işsiz sayısını dar tanımlı olarak 3.7 milyon olarak açıklamış durumdadır. 15 yaş üzeri işsiz nüfus içerisinde üniversite mezunu olanların sayısı da yaklaşık 1.1 milyondur. Bu da tüm işsizlerin sayısının % 29’una karşılık gelmektedir. Diğer bir ifadeyle Türkiye’de her 100 işsizden 29’u üniversite mezunudur. (Daha ayrıntılı veriler için kaynak: https://www.dogrulukpayi.com/iddia-kontrolu/faik-oztrak/genclerimizin-beste-birinden-fazlasi-issiz-ve-turkiye-de-her-100-issizden-29-u-universite-mezunu-44 )